Aylık arşivler: Mayıs 2012

TÜRKİYE’DE TIPTA İLK X IŞINLARINI KULLANAN DR. ESAD FEYZİ

GEÇMİŞTEN GELEN SAĞLIK
Ülkemizde tıbbi ortamda ilk X ışınını üreten Dr Esad Feyzi’nin yaşamı ve çalışmaları hakkında Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Tamer Kaya, Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.
X ışınlarının 8 Kasım 1895 yılında Wilhelm Conrad Röntgen tarafından keşfedilmesinden hemen sonra, röntgen tekniğini bir Fransızca tıp dergisinden öğrenen Dr. Esad Feyzi, ilk basit röntgen cihazını Tıbbiye’de mütevazi olanaklarla kurmuş ve ilk radyografileri almayı başarmıştır. O sırada Tesalya’da patlak veren Türk-Yunan savaşında cepheden getirilen yaralı askerler üzerinde röntgen tekniğini uygulama önerisinde bulunmuştur. Opr. Dr. Cemil Paşa’nın da desteğiyle, arkadaşı Dr. Rıfat Osman ile beraber, Yıldız Hastanesi’nde, bu tekniği yaralı erlerin vücutlarındaki kırık, çıkık ve mermi parçalarının radyografiyle tespit edilmesini sağlayan hekim grubu içinde yer almıştır. Dr Esat Feyzi, ülkemizde tıbbi ortamda ilk X ışınını üreten kişidir.
X-ışınlarını Ders Yaptı
1897 senesinde yüzbaşı rütbesiyle Tıbbiye’den mezun olan Esad Feyzi, burada röntgen ışınlarını tanıtarak Tıbbiye’nin ders programına dahil etti. Ayrıca Baş Cerrah Cemil Topuzlu Paşa’ya ricada bulunarak cerrahi bölümünde “Röntgen Şu’a’atı il Muayene Şubesi” adında bir şubenin açılmasını sağladı.
Dr Esad Feyzi’nin Kitabından bir resim
Röntgen Şuâ’âtı ve Tatbikat-ı Tıbbiye ve Cerrahiyesi
Esad Feyzi savaş sonrasında x-ışını ile ilgili çalışmalarını bir kitapta topladı. “Röntgen Şu’â’âtı ve Tatbikât-ı Tıbbiye ve Cerrahiyesi” 1898 yılı el yazması tek nüsha, 176 sayfa kitabın bölümleri; Elektrik bilgisi, Röntgen çekim tüpleri ve çekimin nasıl yapılacağı, Film banyosu, X-ışınlarının tıptaki çeşitli uygulamaları, Çizimler. Kitabın sonunda birisi kendi sağ eline ait olan 12 röntgen filminin fotoğrafları bulunmaktadır. Önsözü yazan Cemil Paşa’nın ifadesine göre, 176 sayfalık bu kitap, röntgen konusunda ülkemizde yazılmış ilk klinik radyoloji eseridir. Ne yazık ki basılamadığı için uluslararası literatüre geçememiştir. Kitap, Esad Feyzi’nin iki yıl boyunca radyolojik uygulama ve denemelerini, bu konudaki gözlem ve düşüncelerini ve kendisinin çizmiş olduğu sulu boya resimleri içerir.
Savaş Gazisi Boyabatlı Mehmed’in Röntgeni çekilirken
Kitapta Bahsedilen X Işınlarının Kulanım Alanları
*X ışınları Kurşun ve top parçalarının bedendeki yerlerinin tayininde
*Özellikle çocuklarda rastlandığı üzere yemek borusuna kaçan yabancı cisimlerin yerlerinin tayininde
*Vücudun herhangi bir bölgesine batan ve kırılan iğne, tığ gibi cisimlerin yerlerinin tayininde
*Kırık, burkulma ve eklem çıkıkları tedavisinde
*Kemik hastalıklarının (kemik zarı iltihabı, kemik iltihabı, ilik iltihabı, kemik tüberkülozu, kas tüberkülozu, kemik sertleşmesi gibi) tanısında
*El ve ayak çarpıklıklarının incelenmesinde
*Böbrek ve mesane taşlarının teşhisinde
*Adli tıp sahasında
Tabib Esad Feyzi
Esad Feyzi, 1897 Türk-Yunan harbinde, radyografi ve radyoskopi uygulamalarını, gözlem ve istatistiklerini yayın haline getiremediğinden, bu öncü uygulama dünya literatürüne geçememiştir. Ancak 1899’da klinik radyoloji uygulamalarını ve Yıldız Hastanesi’ndeki çalışmalarını kapsayan uzunca bir makale hazırlamıştır. X- ışınları konusunda ülkemizde yayınlanan ilk makale “Röntgen Şu’â’âtının suret-i istihsali, havassı, mahiyeti, tatbikat-ı tıb-biyesi”, Nevsal-i Afiyet’te yayınlamıştır.
Esad Feyzi Mekteb-i Tıbbiye-i şahane den mezun olduktan 4 yıl sonra 1901 yılında 28 yaşında ve 3 aylık evli iken en verimli çağında yüzünde çıkan bir yaranın (erisipel) menenjite çevirmesi nedeniyle yaşamını kaybeder.

YÜZ NAKLİ SERÜVENİ FAREYLE BAŞLADI

Türk cerrahların aslında 1997 yılından bu yana yüz ve kol nakilleri yaptığı ortaya çıktı. Türk bilim adamları dünyada fareden yapılan ilk yüz ve penis nakline de imza attı.
Türkiye’de 3 yüz nakli ve çift kol nakli yaparak gündeme oturdu. Ancak tüm dünyanın da dikkatini çeken bu nakilleri Türk cerrahların aslında 1997 yılından beri yaptığı ortaya çıktı. İlk olarak fareden fareye arka bacak nakilleriyle başlayan Türk bilim adamları dünyada fareden yapılan ilk yüz ve penis nakline de imza attı. Amerika’da kompozit doku nakillerine fareler üzerinde başlayan cerrahlardan Gazi Üniversitesi’nde Hatice Nergis’e yüz nakli yapan Doç. Dr. Selahattin Özmen de bulunuyor. Hacettepe Üniversitesi’nde yapılan kompozit doku nakil ekibinin başında bulunan Doç. Dr. Serdar Nasır’ın da içinde bulunduğu grup ise ABD’de fareden fareye ilk penis naklini yaparak tarihe adını yazdırdı.
İlk Yüz Nakli Yapılan Fare “Zorro”
Doç. Dr. Selahattin Özmen, Türk doktorların, ilk başlandığından beri bu tür çalışmaların içinde olduğunu söyledi. 2002 yılında ABD’ye gittiğini anlatan Özmen, “Yüz nakli fikri Türk bir hocadan çıktı. Betül Ulusal ve eşi Ali Ulusal ile birlikte ilk yüz nakillerine başladık. Ama daha öncesinden fareler üzerinde arka bacak nakilleri yapıyorduk. İlk yaptığımız yüze “Zorro” dedik. Maskeli gibi olduğu için. Sonra Yavuz Demir ile yarım yüz nakillerine başladık. O dönemde ben sırta yapılan nakilleri yaptım. Bunları çok garipsediler. Çünkü hayvan oturunca iki kafalı gibiydi. Fareler nakilden sonra en az 400 gün kadar yaşadılar. Ömürleri zaten 2 yıl kadar” dedi.

Hedef 3 Türü Bir Arada Yaşatmak

Sıçanların bağışıklık sistemi çok güçlü olduğu için nakilden sonra sadece bir hafta ilaç verildiğini anlatan Doç. Dr. Özmen, “Bu sürenin sonunda hiç ilaç vermiyorsunuz ve ölünceye kadar hayvan o dokuyu taşıyor, reddetmiyor. İnsanların ise nakilden sonra dozu azalsa bile ömür boyu ilaç kullanmaları gerekiyor. Hedefmizim farelerde olduğu gibi insanlara da kısa süre ilaç vererek yaşatmak. Ayrıca 2 ayrı dokuyu bir sıçana naklettik. Yani 3 tür bir arada yaşayabiliyor. Sıçanlarda bunu yakaladık. İnsanda da olur umarım. Esas hedefimiz bu” diye konuştu.
İnsana İlk Yüz Naklini 2007′de Yapabilirdik
2007 yılında Türkiye’de yüz naklinin yapılabilmesi için TUBA’ya başvurduğunu anlatan Özmen, şunları söyledi: “2005′te Fransa deneysel hiçbir çalışma yapmadan yüz nakli yapıverdi. Sonra Çinliler, ondan sonra da ABD’de bizim çalıştığımız Cleveland Clinic yaptı. 2007 yılında TUBA’ya başvurdum. ‘Yüz naklini biz de yapabiliriz’ dedim. Hocalar çok beğendiler ama ‘sıçanlarda biraz daha mı deney yapsanız’ dediler. Evet deselerdi biz çoktan girişmiştik işe.”

28 Türk Bilim Adamı 50 Makale

Türk hekimlerin ABD’de katıldıkları çalışmaları ve başarılarını anlatan Özmen, “Plastik Cerrahi ve Ortopedi alanında uzmanlık eğitimi almış olan Türk cerrahlar, 1997 yılından bugüne dek ABD’nin Cleveland kentinde bulunan, The Cleveland Clinic Foundation, Mikrocerrahi Biriminde araştırma ve kompozit doku nakilleriyle ilgili deneysel araştırmalarda bizzat çalıştı, modeller geliştirdi ve makaleler yazdı. Bugünkü kompozit doku naklinin temellerinin atılmasında büyük rol oynadı. Bugüne dek 28 Türk cerrahın 50′den fazla bilimsel yayına imza attı” dedi.
İşte Kompozit Doku Naklinin Temelini Atanlar
Dr. Ferit Demirkan, Dr. Kağan Özer, Dr. Gökhan Adanalı, Dr. Murat Türegün, Dr. Eftal Güdemez, Dr. Sühan Ayhan, Dr. Turgut Ortak, Dr. Cemil Tugay, Dr. Orhan Babuçcu, Dr. Ramadan Öke, Dr. Rafi Gürünlüoğlu, Dr. Betül Ulusal, Dr. Ali Ulusal, Dr. Selahattin Özmen, Dr. Yavuz Demir, Dr. Şakir Ünal, Dr. Alper Sarı, Dr. Murat Ünsal, Dr. Emrah Arslan, Dr. Galip Ağaoğlu, Dr. İlker Yazıcı, Dr. Yalçın Külahçı, Dr. Serdar Nasır, Dr. Mehmet Bozkurt, Dr.Erhan Sönmez , Dr. Fatih Zor, Dr. Can Öztürk, Dr. Şafak Uygur.

GELECEĞİN ECZANESİNİ TASARLAMAK İSTER MİSİNİZ?

Eczacı Bengü Özdemir’in eczane işletmeciliğinin inceliklerini paylaştığı sektöre ait ilk ve tek kılavuz olma özelliği taşıyan “Geleceğin Eczanesini Tasarlamak” kitabı ile bir ilke imza attı.
İnsanlar sağlıklarını emanet edecek kadar güveniyorlar bize, saygı duyuyorlar. Toplumun gözünde ayrı bir yerimiz var. İnsanların yaşam kalitelerini artırmaya yönelik hizmet veren bir mesleğin mensuplarıyız. Elimizde böyle bir güç varken neden bu algıyı daha da sağlamlaştırmayalım? Bizi ayakta tutacak, vazgeçilmez ve sürdürülebilir kılacak olan işte bu algıdır. Tabii biz değişime ayak uydurabilir ve kendimizi yenileyebilirsek.
Doğru olan, dünyanın gittiği yeri, sektörün gittiği yolu görüp ona göre strateji belirlemektir. Artık biz eczacıların da farklı disiplinlerden, farklı kültürlerden, farklı bakış açılarından etkilenmemiz, bunları öğrenip bilgi sahibi olmamız ve meslek hayatımıza bir şekilde entegre etmemiz gerekiyor. Eczanelerimizi artık eski usul eczanelerden çok daha farklı şekilde konumlandırmamız gerekiyor. Sürdürülebilirliğimiz için yegâne unsur bu: DEĞİŞİM.
Eczacı Bengü Özdemir, “Geleceğin Eczanesini Tasarlamak” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı.
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1977 yılında Ankara’da doğdum. 1999 yılında Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji Anabilim Dalı Kozmetoloji bölümünde bir yıl eğitim aldım. Eczanemi ilk olarak Kırıkkale de açtım. 2009 yılında Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde İşletme Yönetimi üzerine MBA (Master of Business Administration) yüksek lisansı yaptım. Halen Ankara’da Atahan Eczanesi’nin sahibi ve mesul müdürü olarak çalışmaktayım. Evli ve bir çocuk annesiyim. Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği üyesiyim. Eğitim yolculuğuma üniversiteden mezun olduktan sonra hiç ara vermedim diyebilirim. Bugüne kadar hem meslek içi hem Yönetim Bilimleri ile ilgili birçok sertifikalı eğitimlere katıldım aynı zamanda eğitmenlik sertifikası sahibiyim. Eczacılık sektörüne katkıda bulunmak amacıyla bilgilerimi çeşitli seminerler vererek eczacı meslektaşlarımla paylaşmaktayım. 2012 yılının Nisan ayında sürdürülebilir eczane işletmeciliğinin inceliklerini paylaştığım sektöre ait ilk ve tek kılavuz kitap olan “Geleceğin Eczanesini Tasarlamak” Elma yayınevinden çıktı.
Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Yıllardır kitapevlerinde, raflarda eczane eczacılığı veya eczane işletmeciliği ile ilgili bir kaynak kitap aramaktayım. Ne yazık ki bugüne kadar kitapevlerinden hep elim boş çıkmak zorunda kaldım. Bir başvuru kitabı bulamayınca ben de, yönetim bilimleri ile ilgili aldığım eğitimden sonra kişisel ilgimin de etkisi ile bu alanda öğrendiklerimi kendi eczanemde uygulamaya başladım. Ve sonuçların ne kadar şaşırtıcı olduğunu görünce, bu birikimimi meslektaşlarımla paylaşmaya karar verdim.
Bu kitabı yazarken, hem mesleğe yeni adım atmış genç meslektaşlarıma, hem de artık değişmek isteyen fakat değişime nereden başlayacağını bilemeyen diğer meslektaşlarıma bir katkım olur diye yola çıktım. Hepimizin birbirimizden öğreneceği çok şey var, yeter ki paylaşalım. Umarım paylaştıklarımla meslektaşlarıma değişim yolculuklarında bir katkım olur.

Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Bizler eczacılar olarak çok büyük bir birikime sahibiz ve elimizde çok önemli, değeri ölçülemez bir algı var: “Güven”.
İnsanlar sağlıklarını emanet edecek kadar güveniyorlar bize, saygı duyuyorlar. Toplumun gözünde ayrı bir sosyal statümüz var. İnsanların yaşam kalitelerini artırmaya yönelik hizmet veren bir mesleğin mensuplarıyız. Elimizde böyle bir güç varken neden bu algıyı daha da sağlamlaştırmayalım?
Bu kadar önemli bir mesleğin üyesi olan bizler sürdürülebilirlik için bir fark yaratmalıyız. Kendimize sürekli şu soruları sormalıyız: Dünyada neler oluyor? Mesleğimiz nereye doğru gidiyor? Gelecekte bizi neler bekliyor? Geleceğin eczacılık sektöründe neler olacak? Biz bu değişime nasıl ayak uyduracağız? Mesleğimizi daha ileriye nasıl götürebiliriz?
Artık biz eczacıların da farklı disiplinlerden, farklı kültürlerden, farklı bakış açılarından etkilenmemiz, bunları öğrenip bilgi sahibi olmamız ve meslek hayatımıza bir şekilde entegre etmemiz gerekiyor. Eczanelerimizi artık eski usul eczanelerden çok daha farklı şekilde konumlandırmamız gerekiyor. Sürdürülebilirliğimiz için yegane unsur bu: “Değişim”.
Değişmek zorunda olduğumuzun farkına varmak güzel, ama ne yazık ki yalnızca farkındalık yetmiyor, aynı zamanda istemek de gerekiyor. Farkına vardık ve istedik. Bu da yeterli değil. İnsanların çoğu değişmek zorunda olduklarının farkına varırlar, isterler, fakat çoğu zaman buna cesaret edemezler. Çünkü değişim zordur ve çok sancılı bir süreçtir. İnsanların konforlu ve kendilerini güvende hissettikleri alanlardan çıkmalarını gerektirir. Çoğu insan ya da işletme ise girdiği ataletin içinden nasıl çıkacağını bilemez. Diyelim biz farkına vardık, istedik ve cesaret ettik. Bu sefer de nereden başlayacağımızı bilemeyiz. İşte, benim de bu kitabı kaleme almamın başlıca nedenlerinden biri bu. Değişime nereden başlayacağımızı ve bu süreçte neler yapacağımızı okuyucularımla paylaşmak. Bu kitapta değişimin öneminden ve değişmeye nereden ve nasıl başlamamız gerektiğini vurguladım.
Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Okurlarım ile sohbet ediyormuşçasına samimi bir dil kullanarak yazdığım bu kitaptan umarım keyif alırlar. Alacakları keyfin benim için çok değerli olduğunu bilmelerini isterim. Mesleki yolculuklarına paylaştıklarım sayesinde katacağım ufacık bir yenilik benim için en büyük zenginlik olacaktır.
Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Sektörde ki eczane işletmeciliği alanındaki tek ve ilk kitap olmasından dolayı meslektaşlarım ve sağlık sektöründeki paydaşlarımız tarafından çok olumlu karşılanan kitabımın okunduktan sonra da birçok meslektaşım tarafından kılavuz bir kitap olarak değerlendirilmesi beni çok mutlu etti.
ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!

Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)
- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)
- Bu yazının altına yorum yazmak
Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

17 Mayıs Perşembe günü saat 23:00′a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 18 Mayıs Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.
Çekilişi Gökhan Bey kazandı. Adresini ilettiğinde kitap kendisine gönderilecek.

TIBBIN DUAYENLERİ HAMİT HANCI

Türkiye’de Adli Tıp alanında öncülük yapan, 200’den fazla bilimsel makalesi bulunan, yazdığı kitaplarla öncülük yapan, Ankara Tıp’ta Türkiye de ilk Adli Hemşirelik, Adli Antropoloji, Adli Entomoloji, Adli Diş Hekimliği, Adli Sanat Laboratuvarlarını kuran Ankara Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hamit Hancı, mesleğinin 26. yılına kadar yaptığı çalışmaları, yolu kesildikçe ilklere imza atmasını, açık yüreklilikle Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.
Adli tıp alanında birçok ilke imza atarak laboratuarların kuran, ilk kitapları yazan ve ilk çalışmaları yapan Prof. Dr. Hamit Hancı, ilk defa hekim hakları, tıp hukuku konularını gündeme taşıyarak “Adli Tıbbın Öncüsü” diye anılıyor. Türkiye’de ilk kimyasal ve biyolojik silahları gündeme getiren Prof. Dr. Hancı, alanında yazdığı kitapları, “Çöpçü Bile Olsan En İyisini. Yap” hayat felsefesini, “Türkiye Adalet Tıp Akademisi” projesini ve hedeflerini Sağlık Dergisi’ne anlattı. Prof. Dr. Hancı: “1963 yılında İzmir’de doğdum, İstanbullu olan ev hanımı anne ile Foçalı Tariş’te çalışan babamın ilk çocuğuyum. Kardeşim İzmir’de borsacı. Çocukluğum geniş ailede geçti. 3 yaşımda babamın görevi nedeniyle Aydın’a yerleştik. Yarı Aydınlı da sayılırım. 7 Eylül İlkokulu ve Gazipaşa Ortaokulu Aydın’da okudum, evde çok yaramaz okulda çok sakin bir çocuktum. Çok çalışan bir öğrenci değildim. İzmir Atatürk Lisesini bitirip Fen puanında Türkiye çapında ilk 50 içerisine girerek 1980 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım. Tıp fakültesinde çok fazla çalışmadım. Notlarım çok yüksek değildi ancak hem gezerdim hem de derslerimi geçerdim. 1986 yılında mezun oldum ve Artvin Yusufeli ilçesi, Sarıgöl Sağlık Ocağında zorunlu hizmetimi yaptım.
“Sevdiğim İşi Yapmak Değil, Yaptığım İşi Sevdim”
Hayatımda her daim “sevdiğim işi yapmak değil, yaptığım işi sevmeliyim” diye düşünürüm. Ben hastayla ilgilenmeyi çok severdim, herkes benden fizik tedavi, pskiyatri ya da tamamlayıcı tıp beklerken Adli tıpı seçtiğimde çok şaşırdılar. Bölümüme severek isteyerek başladım. Eskiden içine kapalı bir alandı şimdi dışa açıldı. TUS sınavını kazanarak 1988′de Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı’nda ihtisas’a başladım. 1992′de Uzman, 1994 yılında 31 yaşımda Doçent oldum. Herkes tıp fakültesinde ve TUS dönemi çalıştı ben ise TUS sonrasında çalıştım, “bu benim mesleğim olacak en iyisini yapmalıyım” diye düşündüm.
“Türkiye de İlk Kez Tıp Fakültelerinde Tıp Hukuku Dersi Verdim”
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak Türkiye de ilk kez tıp fakültelerinde “Hekimin Yasal Sorumlulukları- Tıp Hukuku” ile “İnsan Hakları İhlallerinde Raporlama” derslerini müfredata koydum. O zaman herkes bana gülüyordu, “sağlığın hukuku mu olur” diye.
1996-2000 yıllarında İzmir Tabip Odası’nda Onur Kurulu Üyesi ve Türkiye Trafik Güvenliği Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı görevlerinde bulundum.
İlk Kez Bir Yönetmelik Halka Açıldı
Yerel Gündem 21 (Yerel Habitat) İzmir’in Kentleşme ve Çevre Sorunları ile Çözüm Önerileri” toplantıları “Kentte suçluluk ve kent suçu” grup sözcüsü olarak ve Sağlık Bakanlığı Yüksek Sağlık Şurasında raportör olarak görev yaptım. İlk kez bir yönetmelik 1998 yılında Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan “Hasta Hakları Yönetmeliği” halka açıldı, görüşler dikkate alınarak hazırlandı ve o zamandan bu yana eskimeden geldi. Bu taslağa da görüşler hazırladım ve kabul gördü. Türkiye Acil Tıp Derneği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundum.
Adli Tıp Son 10 Yılda Kabuğundan Çıktı
Adli Tıp son 10 yılda kabuğundan çıktı. Diğer alanlarla çalışan ve adli bilimlere doğru evrimleşen çok daha geniş bir alan oldu. Daha sosyalleşti. Dünyadaki bütün gelişmeleri izleyen bir alan halini aldı.
İlk Tıp Hukuku ve Yargılama Usulleri Eğitim Programını Hazırladık
İzmir Tabip Odası Hukuk Komisyonu’nda Türk Tabipleri Birliği tarafından çıkarılan “Hekimlik Meslek Etiği İlkeleri” taslağı hakkında görüş ve öneriler hazırladım. Hasta Hakları Derneği Yönetim Kurulu’nda 2. Başkanlık görevini üstlendim. Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı İzmir Şubesi yönetim kurulu üyeliği yaptım. İzmir’de Çocuk Platformu Yürütme Kurulu üyeliği ve Aromaterapi ve Fitoterapi Derneği 2. Başkanlığı görevini yürüttüm. 1999’da ilk “Tıp Hukuku ve Yargılama Usulleri Eğitim Programı”nda düzenleme kurulu üyesi ve eğitici olarak görev aldım.
1998 yılında Sağlık Bakanlığı AÇSAP Genel Müdürlüğü – Alman Teknik İşbirliği Kurumu GTZ tarafından hazırlanan Aile Sağlığı Programı “Birinci Basamak Sağlık Hizmetinde Çocuk Sağlığı Eğitim Dosyası’nın “Özel Yaklaşım Gerektiren Sorunlar”, “Çocuk Suçluluğu” bölümünü hazırladım. İnternet ortamında trafik, adli bilimler, toksikoloji, adli psikiyatri , yangın isimli e-grupları oluşturdum.
Sağlık Çalışanlarının Hakları Sempozyumunu Düzenledim
2001 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalına Profesör ve anabilim dalı başkanı olarak atandım. 2010 yılına kadar başkanlık görevimi sürdürdüm. Adli Tıp Kurumu Kanun tasarısında Alt komisyona görüş hazırladım. İlk kez düzenlenen “Sağlık Çalışanlarının Hakları” Sempozyumunun başkanlığında bulundum.
Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Sözleşmesi
Ankara Üniversitesi Tıp, Hukuk, Diş Hekimliği Fakülteleri, Türkiye Adalet Akademisi, GATA, Polis Akademisi , Jandarma Okullar komutanlığı , Kriminal Polis Laboratuvarları , Emniyet Genel Müdürlüğü TUBİM (Uyuşturucu İzleme Merkezi) , EGM KOM Köpek Eğitim merkezi öğretim üyeliklerinde bulundum. Devlet kurumlarıyla Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Sözleşmesi Ek Protokolü Devlet Raporunu hazırladım ve heyet başkanı olduğum 17 kişilik grupla birlikte BM Cenevre’de sundum.
Türkiye’de İlk Tıp Hukuku ve Adli Bilimler Kitabını Çıkarttım
Tıp Hukuku Derneği Kurucu Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulundum. Halen Adli Bilimciler Derneği Başkanı, Mobbingle Mücadele Derneği 2. başkanıyım. Türkiye’de İlk Tıp Hukuku, Adli Bilimler, Çapraz Sorgu, Adli Entomoloji, Adli Psikiyatri (çok yazarlı) kitaplarını çıkardım. 2005 yılında, Adalet Bakanlığı’nca çıkarılan Ceza Muhakemesinde Beden Muayenesi, Genetik İncelemeler ve Fizik Kimliğin Tespiti Hakkında Yönetmelik Hazırlama komisyon başkanlığı görevini yürüttüm. Bu yönetmelik internette yayınlanlanarak herkesin görüşü alındı. Hatta daha sonra yönetmeliğe göre kanun yeniden düzenlendi.
Yönetmeliğe göre Kanun Düzenlendi
2005 yılında “Denetimli Serbestlik Ve Yardım Merkezleri İle Koruma Kurulları Kanunu” hazırlanmasında ,2007’de “Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri İle Koruma Kurulları Yönetmeliği” nin hazırlanması için kurulan komisyonda üye olarak çalıştım.
Avanos’ta her yıl düzenlenen Kapadokya Adli Bilimler Kongreleri düzenleme kurulu başkanı olarak görev aldım. İzmir Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanıyım. Dünya Ahiska Türkleri Birliği (DATUB)’nin dünyadaki 70 meclis üyesinden biriyim
Dünyada İlk Adli Bilimler ve Spor Kongresi Başkanlığını Yaptım
Dünyada ilk kez düzenlenen, Adli Bilimler ve Spor Kongresi ile yine ilk kez düzenlenen Türkçe Konuşan Adli Bilimciler Kongreleri düzenleme kurulu başkanlığı yaptım. KKTC’de “Polis Teşkilatına Adli Tıp ve Adli Bilimler Eğitimi” verdim. Emniyet Genel Müdürlüğü SASEM ve Kriminal Polis Laboratuvarlarına eğitime gelen Filistin, Afganistan, Makedonya, Sudan, Azerbaycan, Kırgızistan polislerine Adli Tıp ve Adli Bilimler Eğitimi verdim.
Mobbing Konusunda İlkler
2011’de TBMM Mobbing Komisyonunca çıkarılan Mobbing raporuna destek verdim. Türkiye’de ilk kez biri Ege Üniversitesi diğeri de TOBB ETÜ Üniversitesi ile Mobbing konusunda sempozyum düzenleme kurulu başkanlığı yaptım. 2012’de Mobbingin önlenmesinde siyasete düşen rol panelini düzenleyerek 5 milletvekilini buluşturdum.
Türkiye’de ilk örnek olarak Tıp Fakültelerinde 1996 yılından beri “Hekimin Yasal Sorumluluğu- Hasta ve Hekim Hakları” konulu dersi vermekteyim. Sağlık Bakanlığı, Tabip Odaları, Askeri Hastaneler, Barolar, Emniyet Genel Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığında eğitimler vermekteyim. Ankara Üniversitesi, Jandarma ve Polis Kriminal Laboratuvarları ve Yerel Üniversitelerle düzenlenen Anadolu Adli Bilimler Kongreleri düzenleme kurulu başkanıyım. EGM TUBİM (Türkiye Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi) Bilim kurulu üyesiyim.
“Türkiye’de ilk Adli Sanat Laboratuvarlarını Kurdum”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalımızda Türkiye de ilk olarak Adli Hemşirelik, Adli Antropoloji, Adli Entomoloji, Adli Diş Hekimliği, Adli Sanat Laboratuvarlarını kurdum. Türkiye’nin ilk hakemli Adli Bilimler, Adli Psikiyatri, Toksikoloji, Ulaşım ve Trafik Güvenliği Dergilerinin editörlüğünü yaptım. Türkiye de ilk kez Emniyet Genel Müdürlüğü Köpek Eğitim Merkezi ile Ceset Köpeği Eğitimlerinde Adli Tıp kısmının sorumluluğunu aldım.
Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Hastaneler ve Milli DNA Bankaları
Türkiye’de ilk olarak düzenlenen Adli Hemşirelik, Adli Antropoloji, Adli Diş Hekimliği sempozyumlarının düzenleme kurulu başkanlığı yaptım. Türkiye İnsan Hakları Başkanlığı bünyesinde danışma kurulu üyesi olarak İnsan Hakları Kurumu Kanun taslağı hazırladık. Adli Bilimciler Derneği olarak Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Hastaneler ile Milli DNA Bankalarının kurulmasıyla ilgili görüş hazırladık.
“Türkiye Adalet Tıp Akademisi Kurma Hayalim”
İlk kez “Türkiye Adli Tıp Akademisi” ve barolar için “Savunma Adli Tıp Akademisi” isimli geleceğe dönük ve ülkemizde olması gereken kurumlarla ilgili makaleler yazdım. Bilirkişi raporlarının daha güvenilir olması için bağımsız bir akademi kurulmalı. Çok geniş yönetim kurulu içinden seçilecek yürütme kurulunca yönetilen, kimsenin müdahale edemeyeceği adli bilimler alanında ileri teknoloji ile donatılmış bir akademi kurmayı istiyorum. Siyasi bir müdahale ile başkanının değişmeyeceği, kimsenin müdahale edemediği işini düzgün yapacak bir kurum kurmak hayalim var. Kısaltması TATA olan ve logosunu hazırladığımız bir çalışmamız var. Ayrıca Adli Veterinerlik, Adli Palinoloji, Adli otomotiv alanlarının kurulması için çalışmalar yapıyorum.
Unutamadığım Anım
Ege Üniversitesi’nde otopsiler bölümün alt katında yapılırdı. Bir gün otopsi için genç bir trafik polisi getirmişlerdi, dosyasına baktım kamyon çarpmış. Kamyoncularda perişan tabi yorgunluktan uyuya kalıyorlar. Trafik polisinde yeni başlamış göreve, kuklaları yere dizerken uyuyan kamyoncu aracıyla kendisine çarpıyor. Bu olaydan sonra trafik konusunu araştırmaya başladım. Ülkemizde olay yerinde ölenler 4-5 bin deniyor. Ancak hastaneye gittikten sonra ölenleri de eklerseniz 10 binin üzerinde ölüm var. Türkiye Trafik Derneği kurulması çalışmaları vardı, beni de davet ettiler. Sonrasında dernek başkanı oldum, bülten çıkarttık. Adli bilimciler içerisinde İlk hakemli Ulaşım ve Trafik Güvenliği Dergisini çıkartıyoruz.
“Kitaplarımla Öncü Oldum”
Hekimin Yasal Sorumlulukları, Adli Tıp Eğitimi Seminer Kitabı, Hekimin Yasal Sorumlulukları ve Adli Rapor Yazma Teknikleri, Oftalmolojide Adli Konular, Adli Psikiyatri, Hasta Haklarına İlişkin Ulusal ve Uluslararası Yasal ve Etik Düzenlemeler, Hekimin Yasal Sorumluluk ve Hakları (Tıp ve Sağlık Hukuku), Hekim Hataları ve Tabip Odaları Onur Kurulları, Malpraktis “Tıbbi Girişimler Nedeniyle Hekimin Ceza ve Tazminat Sorumluluğu”, Adli Tıp ve Adli Bilimler, Adli Entomoloji, Bilirkişilik ve Çapraz Sorgu ve Tabip Odası ve Onur Kurulları kitaplarım var. 18 farklı kitapta bölümlerim ve 200 den fazla makalem var.
Yolumu Kesmeseler Belki de Bu Kadar Başarılı Olmazdım
İşimi yaparken ilk günkü heyecanımı hala yaşarım. Hedef belirlemem, iş kendi hedefini belirler. Suyolunu buluyor. Bir alanda çalışırken yolumu kestiklerinde başka bir alana geçtim. Otopsi ile sıkıntılar yaşadım, sağlık hukuku alanında çalışmaya başladım. Sonrasında o konuda sorun yaşadım trafik ile ilgili çalıştım yeni çalışmam engellenince yeni bir alan bulup çalışmaya devam ettim. Hiçbir zaman en iyisi olacağım diye düşünmedim. Belki yolumu kesmeselerdi bu kadar başarılı olamayacaktım. Sadece işimi severek yaptım.
Örnek Aldığım Hocam Prof. Dr. Cemal Gezen
Öğrenciyken Prof. Dr. Cemal Gezen hocamızın yanında çalıştık. Bizimle tek tek ilgilenirdi, işin en iyilerinden dünya çapında başarılara imza atmış bir isimdi. Türkiye’de ilk kez akapuntur bölümü açmıştı, destekleyici tıbba ilgim oradan başlar.
“Yeteri Kadar Güven, Yeteri Kadar Şüphe”
Başarı sırrım, çalışmaktır. Öğrenciyken çalışkan biri değildim ancak sonrasında çok çalıştım. Adli tıp alanında yeni alanların oluşturmak benim için çok önemli oldu. İş hayatında önemli kural “yeteri kadar güven yeteri kadar şüphe”.
“Çöpçü Bile Olsan En İyisini Yap”
Hangi alanı seçerseniz seçin. Önemli olan seçtiğiniz alan değil seçtiğiniz işi severek yapmanız. Martin Luther King’in dediği söz hayatımda hep önemli olmuştur; “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’in beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup ’Burada işini çok iyi yapan, dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş’ desin.” Bence “sevdiğini bulamıyorsan bulduğunu sev” prensibi ile yaptığın işin en iyisini yapacaksın. Ben başka bir şey olacaktım diyerek gün geçmez, o bitti. Artık yeni bir sayfa olmalı. Gençler bundan sonraki yaşamlarının ilk günlerindeler, artık oraya konsantre olsunlar. Geçmişe saplanıp kalmasınlar. Yaptıkları işi sevsinler.
Eşim İşime Saygılıdır
Eşim Tuba Biyokimya uzmanı, arkadaş arasında tanıştık. Eşim işimi yaparken destek olur. Kızım Ezgi psikoloji bölümünde okuyor. Evde de sürekli çalıştığım için çay bile yapamam. Sürekli çalışırım. Kötü anılarımı silerim, çok sık gülerim. Çalışmak için her şeyden fedakarlık ettim. Spor bile yapamıyorum.
Şiir Okumak Benim Hobim
Ölüm, Yılan ve Göz Hakkında Felsefi Araştırma ve Yazılarım Var. Değişik ortamlarda Orhan Veli, Murathan Mungan’ın Bir Garip Opera ve Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı Şiirlerini sundum. Çanakkale Destanı Efsaneler ve Mitolojik Bağlantıları konulu bir sunum hazırlıyorum. Bahçe benim en büyük hobilerimden ama bahçe kalmadı. Apartmanın bahçesine dokunamıyoruz artık. Elimden de ağaç yetişir. Köpek, tavşan, tavuk yetiştirdim. Hatta önceden anabilim dalımızın bahçesinde güvercinler, tavşanlar, ördekler yetiştirirdim. Buraya çocuklar gelir izlerlerdi. Çiftlik evimin olmasını çok istiyorum, hayvanların serbestçe dolaştığı bir yer düşünüyorum. Gezmeyi çok severim, Türkiye’de gezmediğim sadece Şırnak kaldı. Kongreye giderken yolda en az birkaç yere uğrarım. Gezdiğim yerlerin fotoğraflarını çekerim, fotoğraf hobim var.
Eşkıya filmi beni çok etkiledi ve filmlerde ağlamam bu filmde ağlamıştım. Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı kitabını tavsiye ederim. Orson Welles’in “I Know what it is to be young” parçasını çok severim.”
dislektikbu

DİSLEKTİK DAHİLER

SANATSAL SAĞLIK
Disleksi ve çizim yapmanın bir arada başarılı şekilde işlendiği “Yerdeki Yıldızlar” (Taare Zameen Par) filmi hakkında Çocuk Psikiyatrisi alanında çalışmalarını başarılı şekilde yürüten Prof. Dr. Yankı Yazgan ile hobisi olan karikatür çizmek ve disleksi hastalığının nedenlerini, ülkemizdeki görülme sıklığını ve bilinmeyen birçok yönünü konuştuk.
Sanatın tıpla buluştuğu ve farklı sanat dallarını ele aldığımız haber çalışmamızın bu ay ki konuğu Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan ile disleksi denilince akla ilk gelen film olan “Yerdeki Yıldızlar” (Taare Zameen Par) ve filmde işlenen çizim yapmanın faydalarını konuştuk. Filmdeki karakterin sözcüklerin fonetik ayrımını, harflerin görsel-mekansal analizini ve ayrımlaştırmasını yapamadığından okumakta güçlük çektiğini söyleyen Yazgan, filmde işlendiği gibi resim çizmenin bakış açısını genişlettiğini dile getirdi. İnsanlarla yakın ve içeriden temas gerektiren bir iş yapmamın katkısı olduğunu söyleyen Yazgan, sol planum temporale ile işitsel dil işlevleri açısından, dislektik çocukların özellikle fonolojik kodlama stratejisi kullanırken okuma güçlüğü yaşadıklarının düşünüldüğünü söylüyor. Genel olarak dislektik çocukların resme yönlendirildiği şeklinde bir kanıya varmanın doğru olmadığını anlatan Yazgan, disleksi ile ilgili birçok araştırma hakkında detaylı bilgi verdi.
“Yerdeki Yıldızlar” (Taare Zameen Par)
Henüz 8 yaşında olan küçük bir çocuk hem ailesi hem de okul çevresinde farklı bir biçimde tanınmaktadır. Kelimeleri söylerken zorlanan ve öğrenme güçlüğü çeken çocuk, Disleksi denilen genetik bir bozukluk yaşamaktadır. Ancak bunun derinliklerine şimdiye kadar kimse inmemiş ve küçük çocuğu problemli gözlerle izleyenlere karşı, onun resim öğretmeni olan Ram (Aamir Khan) farklı şekilde yaklaşır. İç dünyasına kadar inecek ve kimsenin anlayamadığı gerçeklere ulaşacaktır.
Disleksi Olan Ünlüler Ne Demiş?
Disleksili ünlüler arasında Albert Einstein, Mozart, Leonardo da Vinci, John Lennon, Stephen Hawkings, Alexander Graham Bell, Thomas Edison ve Agatha Christie yer alıyor.
Disleksi olan ünlülerden sözler ise şöyle:
 • “Öğretmenim sersemin teki olduğumu söylüyor, babam da olduğumu düşünüyordu. Bense artık budalanın teki olduğuma karar vermiştim.”
 Thomas Edison /Bilim adamı
• “Öğretmenlerim aklımın yavaş çalıştığını, asosyal olduğumu ve ölene kadar rüyalarımın peşinde sersemce savrulacağımı söylüyorlardı.”
 Albert Einstein /Bilim adamı
• “Ailedeki en yavaş kişi olduğumu düşünürdüm. Korkarım oldukça haklıydım ve bu gerçeği kabul etmem gerekiyordu. Yazmak ve hecelemek benim için kabustu. Yazdığım harfler asıllarından çok farklı oluyordu. Okuma ve telaffuzum da felaket derecede kötüydü.”
 Agahta Christie/Yazar
Psikiyatrist ve karikatürist Prof. Dr. Yankı Yazgan, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.
http://www.taarezameenpar.com/

Disleksi ile ilgili “Yerdeki Yıldızlar” (Taare Zameen Par) filmi gerçeği yansıtıyor mu?

Evet, disleksi’yi konu alan bu filmin gerçeği yansıttığını söyleyebiliriz. Literatürde disleksi (okuma bozukluğu); bireyin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda okuma başarısının beklenenin önemli ölçüde altında olması durumu olarak tanımlanır (APA 2000). Bu çocuklarda okuma becerilerinin gelişimi sırasında sadece düşük zeka yaşı, görme kusurları veya uygun olmayan öğretimle açıklanamayan belirgin ve özel bir yetersizlik dikkati çeker. Okumadaki bu zorluk, çocuğun okul başarısını ya da günlük yaşam etkinliklerini önemli ölçüde etkiler.
Filmdeki karakter sözcüklerin fonetik ayrımını, harflerin görsel-mekansal analizini ve ayrımlaştırmasını yapamadığından okumakta güçlük çekmektedir. Bu nedenle, kendi sınıf düzeyindeki bir okuma metnini okuyamaz ve dolayısıyla; okuma metnini anlayamaz. Ayrıca, bu çocuklarda okumadaki yetersizliğin yanı sıra görsel algı sorunları (şekil pozisyon algılama-harfleri ters ya da dönmüş olarak algılama- ve şekil zemin algılama) ve işitsel algı sorunları da görülebilir. Yazı hataları-yazıları genellikle bozuktur ses ve şekil olarak birbirine benzeyen harfleri yazmakta zorluk, ters yazma, dikkat sorunları, motor koordinasyonda zayıflık, uzaklık-derinlik-boyut algısı, oryantasyon sorunları (mekanda yönelme, pozisyon algılamada güçlük), yönelim becerisi, organize olma becerisi, çalışma alışkanlığı, kendini ifade etmekte yetersizlik ve sosyal-duygusal davranışlar açısından da görülebilecek farklı sorun alanları söz konusudur. Sayılan bu alanlar filmdeki karakterde detaylıca işlenmiştir.
Bu filmde söz konusu olan dislektik kişiliklerin algılanmasında anlatılanlar gerçekle uyuşuyor mu?
Evet. DSM-IV (Diagnostik Statistical Manual) tanı sınıflandırmasına göre, disleksi (okuma bozukluğu): “Bireysel olarak uygulanan standart doğru okuma ya da kavrama testleri ile ölçüldüğü üzere, kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda okuma başarısı beklenenin önemli ölçüde altındadır ve tanı ölçütlerindeki bozukluk okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini önemli ölçüde bozmaktadır” şeklinde tanımlanır. Filmdeki karakterin yaşadıkları gerçek ile örtüşmektedir. Tipik disleksi (okuma bozukluğu) dışındaki farklı alanlarda da zorluk yaşadığı görülmektedir.
Filmde dislektik dahilerden söz ediliyor, beyinlerinin işleyişinde ne gibi farklılıklar var?
Öğrenme bozukluklarının literatürdeki beyin işleyişindeki yapısal ve işlevsel farklılıklarının araştırıldığı çalışmalar; yapısal görüntüleme çalışmaları (otopsi çalışmaları, BBT ve MRI), işlevsel görüntüleme çalışmaları (SPECT, PET, işlevsel MRI) ve elektrofizyolojik çalışmalardır. Yapısal bozuklukları belirlemeye yönelik ilk çalışmalar otopsi çalışmaları olmuştur. Çeşitli nedenlerle ölen dislektik bireylerde yapılan incelemelerde, makroskobik düzeyde tüm olguların temporal loblarında planum temporale simetrisi ya da ters asimetri olduğu saptanmıştır (Galaburda ve ark. 1989). Literatürde, yapısal olarak en fazla incelenen ve farklılığı konusunda en fazla fikir birliği olan bölge, temporal lob ve bu lobun bir parçası olan planum temporale alanıdır. Ortalama olarak sol planum temporale sağdakinden 1/3 oranında daha büyüktür.
Temporal lobun üst kısmında ve yüzeyinde, Heschl girusunun posteriorunda bulunan planum temporale bölgesi işitsel assosiasyon alanıdır ve işitsel uyarımların kavranmasından sorumludur. Burada işitsel fonemlerin, görsel grafemler olarak haritalandığı düşünülmektedir (Leonard ve ark. 1993). Sol planum temporale ile işitsel dil işlevleri açısından, dislektik çocukların özellikle fonolojik kodlama strateji

BEYNİ ETKİSİ ALTINA ALAN DUYU “KOKU” -1

Koku sadece bulunulan ortamda alınan duyu olmakla mı sınırlı yoksa tedavide de etkili mi? İnsanların ter kokusu hakkında ne biliniyor? İlişkilerde kokunun etkisi var mı? Koku alamama hastalığı hakkında neler biliniyor? Alanında uzman pek çok isimden bu konuda merak edilenlerin yanıtını Sağlık Dergisi araştırdı.
Her ay olduğu gibi bu ayda beyin ile ilgili farklı bir konuyu ele alıyoruz. Koku beyini nasıl etkiliyor? Mekanizması nedir? Tedavide kullanılıyor mu? Bu konuda ne gibi çalışmalar yapılmış?
Bir kokunun beyinde oluşturduğu hafıza ile geçmişe götürmesi, mekanizması, aromaterapide kullanımı ve önümüzdeki günlerde sinema salonlarına da taşınması planlanıyor. 4D teknoloji ile film izlenirken artık film sahnelerine göre koku verilecek.
Koku: Bir Katilin Hikayesi
Koku denildiğinde herkesin aklına gelen ilk film Koku (Perfume: The Story of a Murderer) 2006 yapımı, Patrick Süskind’in Perfume isimli romanından uyarlanan sinema filmi. Filmde, doğduğu zaman ölüme terk edilen Jean-Baptiste’nin etraftaki kokuları algılamasıyula yaşama tutunma mücadelesini anlatıyor. Altı yaşına geldiğinde hala konuşamayan Jean-Baptiste’nin kokular hakkındaki inanılmaz yeteneği ortaya çıkmaya başlar. 13 yaşına geldiğinde Grimal bir deri işleme atölyesi işletmektedir. Paris’e ilk gittiğinde havada hiç tanımadığı yabancı kokuları keşfeder. Ve bu kokular onu hiç sahip olmadığı olamayacağı hayallerine sürükler. Kokuların etkisiyle olsa bir genç kadının ölümüne sebep olur. Parfüm yapımını ve kokunun etkisini konu alan çarpıcı bir film.
Koku sadece bulunulan ortamda alınan duyu olmakla mı sınırlı yoksa tedavide de etkili mi? İnsanların ter kokusu hakkında ne biliniyor? İlişkilerde kokunun etkisi var mı? Koku alamama hastalığı hakkında neler biliniyor? Alanında uzman pek çok isimden bu konuda merak edilenlerin yanıtını ilk kez bu kadar detaylı araştırıldı.
“Doğamızda, Koku Duyusunu Algılayabilecek Canlılar Dışında “Koku” Diye Bir Kavram Yok”
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan koku ile ilgili şunları söyledi: “Koku, vücudumuzun dış dünyadan haber ama yolları olan temel duyulardan bir tanesidir. Koku dediğimiz kavram aslında sadece bir biyolojik algılama ve yorumlama meselesidir ve tabiatta, koku duyusunu algılayabilecek canlılar dışında “koku” diye bir kavram aslında yoktur. Aynı şey ses, renk, ağrı ve tat gibi duyular için de geçerlidir. Kokunun diğer duyulardan bazı farklı yönleri olmakla beraber, hem filogenetik olarak çok “eski” olması hem de davranışlarımız üzerinde doğrudan etkiye sahip olması bakımından önemlidir. Fakat yine koku da diğer duyularımızda olduğu gibi, dışarıdan gelen bazı uyaranların mesela burada bazı uçucu kimyasal maddelerin vücudumuzda kendilerine uygun algılayıcı (reseptör) hücreleri etkilemesi sonucu tetiklenen bir dizi karmaşık sinirsel süreç ile algılanır. Neticede yapılan şey, kimyasal sinyallerin kimyasal algılayıcılar (kemoreseptörler) aracılığıyla, beynin anlayabileceği sinirsel sinyallere dönüştürülmesidir.
Koku Bilinçli Algılanır
Koku duyusunun algılanması için insanlarda ilk durak, diğer tüm memelilerde olduğu gibi burun mukozasıdır. Burnumuzun iç-üst kısmında bulunan ve adına “koku mukozası” denen özel sıvı kaplı bir bölümde, beynin en ilginç hücreleri olan koku algılayıcı hücreleri, diğer adıyla “olfaktor reseptörleri” bulunur. Bu hücreler uzantılarını mukoza dediğimiz burnun iç örtüsünü kaplayan sümüksü kıvamdaki sıvının içine uzatarak buraya ulaşacak kimyasal maddeleri beklerler. Soluk alıp verme sırasında burun mukozasına ulaştırılan koku uyarıcı kimyasal maddeler, bu hücrelerin üzerinde bulunan özel moleküler mekanizmaları harekete geçirir. Bu moleküler mekanizmalar ise genel kimyasal maddenin özelliğine ve miktarına bağlı olarak, algılayıcı hücrelerin elektriksel yüklerinde değişiklikler yaparlar. Zaten beynimizin ve sinir sistemimizin her yerinde haberleşme için temel olarak kullanılan yol da işte bu sinirsel elektrik yükü değişiklikleridir. Kokulara cevap olarak meydana çıkan bu elektriksel değişimler de öncelikle beynimizin ön kısmında bulunan koku soğanı denen bölgeye ve ardından da beynin diğer bazı önemli bölgelerine dağıtılarak hem kokunun bilinçli olarak algılanması, hem de kokuya bağlı olarak meydana getirilmesi beklenen zihinsel ve davranışsal değişikliklerin ortaya çıkması sağlanmış olur.
“Balık ve Sürüngenlerde Beynin Önemli Kısmını Koku Lobu Oluşturur”
Kokunun beyinde algılanması meselesi aslına bakarsanız fizyolojik olarak halen bir muammadır. Koku duyumuzun çeşitliliğine baktığımızda bu durumu biraz daha iyi kavrayabiliriz. İnsanlar binlerce kokuyu başarılı olarak birbirinden ayırabilmektedir. Normal bir insanın 40 bin ila 10 bin kokuyu rahatlıkla ayırt edebilmesi beklenir. Ayrıca bazı kokular, mesela misk kokusu, litrede 0.00004 mg kadar bir miktarda dahi algılanabilmektedir. Yine doğalgazı kokulandırmak için veya koku bombalarında eğlence amaçlı kullanılan butil merkaptan maddesi, hava içinde 2.8 milyarda bir oranında olsa bile algılanabilmektedir. Hem bu kadar çeşitli, hem de bu kadar hassas bir sistemin nasıl işlediğini henüz tam olarak bilemiyoruz. Fakat bilinenler de az değildir; şöyle ki: Koku algılayıcı hücreler, koku uyaran moleküllerle karşılaştıklarında beynin ön kısmındaki “koku lobu” dediğimiz bölgeye elektriksel sinyaller gönderirler. Bu sinyaller koku lobunda “koku yumakçıkları” denen özel hücresel değerlendirme istasyonlarında çok karmaşık bir süreçler dizisini başlatırlar. Koku lobu denen bu bölge aslında doğrudan beynin bir parçasıdır ve en az beynin kabuğu kadar karmaşık bir yapı sergiler. Aslına bakarsanız aşağı düzey olarak nitelediğimiz bir çok hayvanda, mesela balık ve sürüngenlerde, beynin önemli bir kısmını ve hatta en üst düzey değerlendirme merkezini bu koku lobu oluşturur; zira onlarda bizdeki ve diğer memelilerdeki gibi gelişmiş bir “beyin kabuğu” bölümü bulunmaz. Kısacası bu bölge, bir çok hayvanın hayatını idame etmesini sağlayacak karmaşık süreçleri yönetebilecek kadar yetkin ve karmaşık bir bölgedir.
“Her Kokunun Kendine Özel Bir Elektriksel Kalıbı Var”
İnsanlarda ve diğer bazı memelilerde yapılan çalışmalar, belli koku moleküllerinin bu “koku yumakçıkları”nda ve koku lobu dediğimiz bölgede özel sinirsel faaliyetlere ve elektriksel bazı türbülanslara neden olduğunu göstermekte. Aynen sudaki veya havadaki türbülanslar gibi, kısa bir süre içinde oluşup kaybolan bu elektriksel dalgalanmalar, adeta o kokuya özgü bir “faaliyet kalıbı” oluşturarak, bu sinyali beynin diğer algılayıcı ve uygulayıcı bölgelerine gönderirler. Bu faaliyetler, bilgisayarlarda modellenerek incelenemeyecek kadar girift ve karmaşık yapıdadır. Fakat çalışmalardan çıkan ilginç bir sonuç daha var ki, o da koku duyusunun algılanmasına dair açıklamaları daha da zora sokmakta: Tavşanlara yeni bir koku koklattığınızda, koku lobunda belli bir “koku deseni”, yani özel bir elektriksel dalgalanma örüntüsü oluşuyor. Her kokunun kendine özel bir elektriksel kalıbı var; fakat hayvanlara yeni bir koku öğretildikten sonra arada bir başka koku koklatılıp, ilk öğretilen koku tekrar verildiğinde, hayvanın koku lobunda meydana gelen kalıbın da değiştiği görülüyor; yani her kokunun sabit bir elektriksel karşılığı yok ve koku algısı her tecrübe ile yeniden şekillendiriliyor. İşte bunun gibi karmaşık özellikler de koku duyusunu bildiğimiz anlamda sınamayı ve anlamayı zorlaştıran unsurlardan.
“Koku Deneyi Yapmak Zor”
Koku duyusunu çalışmak da çok kolay değil. Zira bir kokunun algılanması için bir çok kontrolü zor faktörün gerçekleşmesi gerekiyor. Koku alacak kişi veya canlı soluk almalı, koku molekülü önce havada dağılmalı, ardından koku mukozasına ulaşarak orayı kaplayan sıvıda çözünmeli, sonra algılayıcı hücrelere ulaşmalı… Bu süreçler kontrolü ve takibi zor süreçler olduğundan, mesela göze ışık tutarak yapabileceğiniz görme duyusu deneyleri gibi rahatça koku deneyi yapamıyorsunuz. Bu da kokunun algılanmasının aşamalarının anlaşılmasını zorlaştıran unsurlardan birisi. Fakat kokunun kesin ve yadsınamaz biyolojik etkilerine bakarak, kokunun nerelerde ve ne şekilde değerlendirilebildiğini daha rahat tahmin edebiliyoruz. Henüz temel mekanizmalar hakkında bilgilerimiz çok az olsa da, kokunun biyolojisi hakkında elde ettiğimiz bilgiler, özellikle kozmetikte oldukça işe yarar ve pratik bir şekilde kullanılmaya devam ediyor.
“Ağrı Duyusunu, Depresyon Durumlarını Ve Hafızayı En Fazla Etkileyen Şeylerden Birisi: Koku”
Koku duyusu, her ne kadar insanlarda, mesela “köpekler kadar gelişmiş değildir” gibi kalıp cümlelerle hep ikinci-üçüncü planda önemli bir duyuymuş gibi düşünülse de aslında öyle değildir. Sadece çevreniz hakkında size çok önemli bilgiler vermekle kalmaz, bütün davranışlarınızı etkileyebilme, hatta biyolojik ritimlerinizi dahi etkileyebilme özelliğine sahiptir. Psikobiyoloji alanında kokuya dair gerçekten çok sayıda çalışma yapılmış ve yapılmaya da devam ediyor. Mesela bazı kokuların mekan algısını etkilediği, bulunduğunuz yeri size daha büyük veya daha küçük gösterdiği biliniyor. Bunun yanında ağrı duyusunu, depresyon durumlarını ve hafızayı en fazla etkileyen şeylerden birisinin koku olduğunu biliyoruz. Güzel koku hafıza oluşumuna olumlu etki yapıyor ve güzel olarak nitelendirilen kokularla birlikte öğrenilen bilgi veya beceriler genellikle insanlarda daha kalıcı halde depolanabiliyor.
“Güzel Koku Kadınlarda Ağrı Kesici Etki Yapıyor”
Kadın ve erkeklerin koku algısı farklı olmasıyla ilgili çalışmalarda bu yönde de bazı bulgular var; mesela bunlardan bir tanesi, güzel kokuların kadınlarda erkeklere göre daha fazla oranla “ağrı kesici” etki yaptığı gösterilmiş. Kadınların koku duyusu açısından genellikle erkeklere göre daha hassas olduğunu da biliyoruz. Bireysel farklılıklar olsa da ortalama olarak bir kadın erkek farklılığından bahsetmek mümkün. Kadınlar ayrıca feromon dediğimiz koku tabanlı hormon sinyallerini algılama ve bunlara göre davranış değişiklikleri gösterme konusunda da erkeklere oranla daha duyarlılar.
Feromon Nedir? Ne gibi İşlevi Vardır?
Feromonlar, koku bezlerinden salgılanan ve havada dağılarak diğer canlılarda davranışsal değişiklikler oluşturmak üzere biyolojik bazı etkiler yapan kimyasal maddeler olarak biliniyor. İlk olarak ipekböceğinden elde edilen “bombikol” adlı madde üzerine yapılan çalışmalarla başlayan feromon araştırmaları bu gün oldukça ilginç noktalara ulaşmış durumda.
Feromonlar, genellikle kokularını bilinçli olarak hissedemediğimiz ve muhtemelen koku organlarında normal kokuların algılandığı mekanizmalardan daha farklı bir mekanizma ile algılanan kimyasal sinyallerdir. Örneğin fareler ve yılanlar gibi bir çok hayvanda varlığı gösterilen ve “vomeronazal organ” olarak bilinen bir organ, burun bölgesinin hemen üstünde yer alır ve görevi bu feromon sinyallerini algılayarak beyne göndermektir. İnsanlarda da buna benzer bir algılayıcı bölgenin var olması muhtemel, fakat henüz o konuda kesin bir kanıtımız yok. Fakat insanların da bir çok hayvan gibi feromonlara tepki verdiğini ve fizyolojik bazı yanıtlar oluşturduğunu biliyoruz. Hayvanlar feromonları daha ziyade cinsel faaliyetlerin düzenlenmesi amaçlı sinyaller olarak kullanıyorlar. Hayvanların çiftleşme öncesi birbirlerini koklamaları da aslında bu feromon sinyallerini algılama yönünde bir çaba. Özellikle dişiler, çiftleşme dönemlerinde farklı feromonlar salgılayarak erkek hayvanları bu durumdan haberdar ederek nesillerini devamını sağlayabiliyorlar. Aynı şekilde erkek bireylerden salgılanan feromonların kimyasal yapıları da dişilerin uygun eşleri seçebilmeleri için gerekli kıstasların sinyallerini veriyor. İnsanlarda da bu durumun geçerli olduğunu bir çok örnekten biliyoruz.
“Kokular Zihinsel Enerjimizi Artırıp Odaklanmamızı Kolaylaştırır”
Koku, hem şuurlu hem de şuursuz olarak etkisi altında kaldığımız çok karmaşık etkilere sahip bir duyu. Bir kere, koku algılaması esnasında beynimizin çok büyük bir bölümü etkilenir ve faaliyetlerini artırır. Bunlar arasında en önemli kısımlar, hislerimiz ve hafızamızın oluşumunda çok önemli rol oynayan limbik sistem, amigdala ve şakak (temporal) loblarımızın diğer kısımlarıdır. Bu bölgelerin uyarımı sayesinde farklı kokular ruh durumumuzda belirgin değişiklikler meydana getirebilirler. Güzel olarak nitelediğimiz kokular zihinsel enerjimizi artırıp odaklanmamızı kolaylaştırır, hafızamızı güçlendirip stresi azaltmada yardımcı olabilir. Koku duyusunun ayrıca hafıza ile ilgili bölgelerle doğrudan bağlantı yapması da koku ile hafızanın yakın ilişkisini açıklar. Hayatın belli bir döneminde belli duygusal durumlarla ilişkili olarak kaydedilmiş olan koku sinyalleri, yıllar sonra bile koklandığında hemen o anların canlanmasını sağlar; bunu hepimiz tecrübelerimizden biliriz. Aynı şekilde, kötü anılar ve kötü kokular da benzer ama olumsuz etkiler gösterebilmektedir.
“Tat Duyusunun Neredeyse Yüzde 75’i Burnumuzdaki Koku Algılayıcıları İle İlgili”
Koku sadece koku ile ilgili değildir; tat duyusu dediğimiz duyunun neredeyse yüzde 75 kadarı burnumuzdaki koku algılayıcıları ile ilgilidir. Bu yüzden, burnumuzu ve üst solunum yollarımızı etkileyen hastalıklara tutulduğumuzda yemeklerimizin tadı tuzu kalmaz! Dilimizde bulunan tat reseptörleri genelde sadece beş tip tat duyusunu algılarlar: Tatlı, tuzlu, ekşi, acı ve “umami” denen yahut “et tadı” olarak niteleyebileceğimiz (glutamik asitin tadını alan reseptörlerden gelen) tatlardır bunlar. Fakat yemeklerden aldığımız karmaşık “lezzet” duyusu, tattan ziyade, burnumuzdaki koku algılayıcılarından beynimize giden sinyallerle oluşturulur ve koku burada lezzetin belirlenmesinde çok önemlidir. Dolayısıyla sanırım lisanımızda da tat ve lezzet arasında böyle bir ayrım yapmak lazım…
Koku Kayıt Sistemi Nasıl Çalışıyor?
Koku kayıtlarının beyinde nasıl depolandığını, aynen hafıza kayıtlarında olduğu gibi, pek bilemiyoruz. Bu konuda Walter Freeman’ın yaptığı çalışmalar ilginç ayrıntılar verse de yine de kokunun ve benzer sinirsel hafıza kayıtlarının ne şekilde tutulduğu hakkında pek fikrimiz yok. Ama muhtemelen, şu anki yaygın kabul gören teorilere göre, bu tip hafıza kayıtlarının, beynin belli bölgelerine dağınık olarak yerleşen ve zamanla hem şiddeti hem de içeriği değişebilen sinirsel faaliyet kalıpları şeklinde depolandığını düşünebiliriz. Elbette bu sadece bir teori ve bir kaç çalışma dışında bunun tam olarak nasıl bir mekanizma ile gerçekleştiği hakkında halen net bir fikrimiz yok.
“Koku Hafızası Görsel Hafızadan Daha Kuvvetli”
Bunların yanı sıra koku hafızasının görsel hafızadan daha kuvvetli olduğunu ve daha uzun süre saklanabildiğini de biliyoruz. Görülen bir sahnenin hatırlanma oranı üç ayda yüzde ellinin altına düşerken, kokular bir yıl sonra deneklerin yüzde altmışbeşi tarafından hala hatırlanabiliyor mesela. Dolayısıyla, koku hafızası görsel ve işitsel hafızadan daha kalıcı etkiye sahip.”
“Koku Duyusu Beynin Çok Farklı Alanlarında İz Bırakabilir”
“Öğrenme Beyinde Nasıl Oluşur?” ve “Aşk ve Beyin” kitaplarının yazarı Nöroloji Uzmanı Dr. Bülent Madi koku ile ilgili şu bilgileri verdi: “Koku, diğer duyularımız gibi duygu, düşünce ve davranışlarımıza yön verir. Hoş koku aldığımızda o kokuya doğru yönelmek isterken, koku bizi rahatsız ettiğinde uzaklaşmak isteriz. Bu koku yemekten de gelebilir, esans da olabilir. Bazı kokular bize çocukluğumuzu ya da tanıdıklarımızı anımsatabilir. Özet olarak koku eğitici olduğu kadar belleğimizde az iz bıraktığını zannettiğimiz bilgilerin de beklenmediğimiz anda hatırlamamızı sağlar. Çünkü koku duyusu beynin çok farklı alanlarında iz bırakabilir.
“Koku Duyusu Talamusa Doğrudan Gelmez”
Koku ilk olarak burun boşluğunun iç kısımlarında bulunan koku epiteli bölgesine gelir. Buradaki koku reseptörleri farklı kokulara çabuk uyum sağlamamıza ve birçok kokuyu birleştirmemize yardımcı olur. Bu bölgeye gelen bilgiler beynin ön kısmında yer alan koku soğanı aracılığı ile alınır. Çevreden aldığımız beş duyuyu talamus toplayıp gerekli yerlere geri dönüşümlü olarak aktarır. Beş duyudan biri olan, koku duyusu talamusa doğrudan gelmez, limbik sistemin birkaç yerini dolaşıp gelir. Koku reseptörleri bilgiyi doğrudan kortekse ilettiği için diğer duyulardan farklıdır.Koku soğanına gelen bilgi öncelikli olarak koku merkezine ardından da beynin ön tarafında bulunan frontal lobun alt kısmına dolaylı olarak iletilir.
“Sağ Lob Parfüm, Sol Lob Nane”
Beynin sağ tarafındaki talamusun orta kısmı ve beynin sağ taraftaki frontal lobun alt kısmı daha yoğun kokularda örneğin parfüm gibi daha fazla aktive olur. Sol beyin yarı küresi ise daha basit kokularda örneğin nanede aktive olur. Ancak bu beynin bir kısmının daha fazla çalıştığı anlamına gelmez. Yoğunluğu fazla olan kokuyu aldığımız zaman sağ beyin yarı küresindeki talamusun orta kısmı ve frontal lobun alt kısmının daha fazla aktive olduğu araştırmalarda belirlenmiştir. Ancak koku yoğun da olsa basit de olsa beynin aynı bölgeleri az veya çok aktivasyon gösterir. Talamusun ön orta tarafı, frontal lobun alt tarafı, kaygıdan sorumlu olan amigdala, hormonlarla ilgili olan hipotalamus ve bellek ile ilgili olan hipokampus gibi beyin yapıları. Ayrıca insan beyninde sağ hemisfer şu işi yapar, sol hemisfer şu işi yapar diye yüzde 100 ayırmanın yanıltıcı olabileceğine dikkat edilmesi gerekir.
“Çevre Kirliliği Koku Duyusuna Hasar Verir”
En iyi eğitim tüm duyulardan yararlanılarak oluşturulan eğitimdir. Koku aldığımızda beyinde birçok bölgenin aktive olur. Bu nedenle koku duyusunun da öğrenme süreçlerini hızlandırıcı ve kalıcı öğrenme konusunda destekleyici olduğunu söyleyebiliriz. Kentlerde görülen çevre kirliliği, koku duyusunun etkin kullanımını olumsuz etkilemektedir. Çevre kirliliği koku duyusuna hasar verir. Alzheimer, parkinson gibi beyni etkileyen ilerleyici nörolojik rahatsızlıklarda koku duyusu azalır. Temporal lob epilepsisi geçiren veya temporal loblarında tümörü olan bireyler gerçekte olmayan kötü kokuların var olduğunu zannedebilirler, yanık plastik kokusu, yanmış yağ kokusu gibi.
Herkesin Algılayabildiği Feromonlar Farklı
Burundan kokudan başka kimyasal maddeler de algılanır. Bunlar feromonlardır. Boyun koltuk altı, bacak aralarından ve cildin başka taraflarından salgılanır. Karşı cinsi çekici özelliği vardır. Yapay olarak üretilip benzerleri parfüm içerisine de konulmaktadır. Her kadının ve erkeğin algılayabildiği veya keyif aldığı feromonlar farklı olabilir.
“Memeli Hayvanlarda Koku ve İşitme Canlının Hayatta Kalması İçin En Önemli Duyular”
Koku ile ilgili bazı rakamla ise şöyle; beyinde 1. sinir adı verilen olfaktor sinir yolu ile elektrik sinyalleri koku algısı olarak beyine girer. Köpekler 200 bin civarında kokuyu ayırt edebilir. İnsanda 25-30 bin civarında gen vardır. Bu genlerden 400 tanesi koku ile ilgilidir. Bu genler ile burun ortalama 10 bin çeşit kokuyu ayırt edebilir. Bir koku protein molekülü, bir reseptör ile birleşmez, birçok reseptöre bilgi aktarır. Dolayısı ile daha az reseptöre gereksinim vardır. Memeli hayvanlarda koku ve işitme canlının hayatta kalması için en önemli duyulardır. İnsanlarda ise bu işlevi daha çok görme duyusu gerçekleştirir. Kokuyu daha çok estetik kavramlarda kullanmaktayız.”

“Ter Kokusu Tıpkı Masallardaki Gibi, Bir Kurbağayı Prense Dönüştürme Becerisine Sahip”
Biyokimya uzmanı Prof. Dr. Sevil Atasoy konu ile ilgili şöyle konuştu: “Pahalı tıraş losyonları, saç jelleri, deodorantlar modern erkeğin günlük yaşamının silahları arasında. Ancak iş, bir kadını heyecanlandırmaya gelince, erkeğin koltuk altından salgılanan doğal kokusunu küçümsememek gerek. Çünkü erkek teri koklayan kadınlarda hormonal, fizyolojik ve psikolojik değişiklikler meydana geliyor, tansiyon yükseliyor, kalp vurum sayısı artıyor, solunum hızlanıyor. Muhtemelen serotonin sistemi etkileniyor. Kısacası, ter kokusu tıpkı masallardaki gibi, bir kurbağayı prense dönüştürme becerisine sahip. Terin yüzlerce doğal bileşeninden hangisinin bunlara yol açtığı henüz bilinmiyor. Bir ceylan türünün yanı sıra pek çok bitkinin salgıladığı miske benzer kokulu androstadienon, en güçlü adaylardan biri. İlginç olan erkeğin kokusu, kendininkinden ne kadar farklıysa, kadının onu cazip bulma ihtimali o denli yüksek. Bunun, genetik benzerliği olanları birliktelikten, bir başka deyişle akraba evliliklerinden koruyan bir faktör olması mümkün. Tabii ter kokusu deyince, terin kendi kokusundan söz ediyorum, yoksa vücut yüzeyindeki bakterilerle karşılaştığında oluşan tahammül edilmez derecede kötü kokan yan ürünlerden değil. Bu nedenle, kadınları baştan çıkarmayı düşünüyorsanız, sıkça yıkanmayı ihmal etmeyin.”
Kokunun Anatomisi
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Metin Önerci koku ile ilgili şu bilgileri veri: “Burun solunum işlevinin yanı sıra koku alma organı olarak da görev yapar. Burunda kıllar, burun kanalları, kılcal kan damarları, koku alma hücreleri, sinirleri ve mukoza bulunur. Koku duyusu alan hücreler burun boşluğunun üst kısmında yer alır. Bu bölgeye “olfactör bölge” denilir.Bu bölgede üç tip hücre bulunur.
● Koku reseptörleri (hücreleri)
● Destek reseptörleri(hücreleri)
● Bazal reseptörleri (hücreleri)
Koku (Reseptör) Hücreleri
Bipolar nöron hücresidirler. Hücre gövdeleri destek hücrelerinin arkasında yerleşir. Her bir burun boşluğunda yaklaşık olarak 25 milyon koku hücresi yer alır. Koku hücresinden yaklaşık 10-12 adet silia çıkar. Silyumlar yatay biçimde uzanır ve burun boşluğuna giren havadaki koku tanecikleri tarafından uyarılarak koku alma işlemi başlamış olur. Bu hücrelerin arasında mukoza epiteli altında Bowman bezleri bulunur. Bu bezler mükoz salgı yaparak mukozayı nemli tutar ve koku taneciklerini içinde eriterek koku hücrelerinin uyarılmasına katkı sağlar.
Destek Hücreleri
Destek hücreleri, koku hücrelerinin beslenme ve diğer destek işlevlerine yardımcı olur.
Bazal Hücreler
Destek hücrelerinin bazal kısımlarında yer alır. Hızlı bölünme gösterir ve bu hücrelerden destek hücreleri gelişir.
Kokunun Fizyolojisi
Kokunun algılanabilmesi için herhangi bir cisimden çıkan koku moleküllerinin olfaktör bölgeye ulaşması gerekir. Havaya karışan koku molekülleri solunan hava ile buruna girer ve türbülan akım ile burun üst bölgelerine ulaşır. Koku bölgesine gelen ve burada yavaşlayan hava ısınır ve nemlenir ve hava içindeki koku molekülleri çözünür. Bu koku molekülleri bu bölgede yer alan koku duyusu reseptörlerine ulaşır. Koku reseptörü uyarılır. Koku alma genellikle yeni bir kokunun dikkat çekmesi hâlinde görülen yarı refleks bir yanıttır. Koku reseptörlerinden başlayıp koku duyusu merkezine kadar götüren koku siniri n.olfactoriustur. Bu sinirler, olfaktör hücrelerin geriye doğru bir uzanıp etmoid kemiğin içinden geçerek kafatası içinde koku sinirini yapar. Bu sinir aksonları beynin koku merkezi olan temporal loba gider. Böylece kokunun algılanmasını sağlar. Koku alma sırasında koku molekülleri her iki burun boşluğundaki koku sinirlerini uyarır. Bu koku sinyalleri beyinde bulunan her iki koku merkezine de iletilir. Bu nedenle tek taraflı koku bozukluğunu fark edilmez. Koku alma bozukluğu sık görülen bir durum olup yaklaşık insanların yüzde 10’unda koku alma ile ilgili sıkıntı vardır.
Koku Körlüğü
Anozmi hiç koku alamama demektir. Halk arasında “koku körlüğü” olarak da adlandırılır, geçici veya kalıcı olabilir. Geçici koku kayıpları sıklıkla nezle, grip, sinüzit ve alerji gibi nedenlere bağlıdır. Diğer olası koku kaybı nedenleri arasında burun-sinüs problemlerine de neden olabilen; büyümüş geniz etleri, burun etleri (nazal polipler), burun eğrilikleri, konka şişmeleri ve sigara kullanımı bulunur. Burun içerisindeki ufak anatomik bozukluklar, bulundukları yere göre önemli ölçüde hava akımını etkileyebilirler ve alınan havanın koku bölgesine ulaşmasını engelleyebilirler.
Koku Kaybı Tat Almayı da Bozabilir
Bazı ilaçların yan etkileri, kemoterapi, toksinler ve kimyasal maddeler de koku alma bozukluklarına neden olabilirler. Ayrıca yüz ve burun yapılarına olan travmalar, bazı tümörler, geçirilmiş ameliyatlar ve virüs infeksiyonları ile epilepsi, Alzheimer ve Parkinson gibi nörolojik hastalıklar; sistemik hastalıklar ve psikiyatrik hastalıklar yine koku kayıplarına neden olabilirler. Bebekler nadiren koku bozukluğu ile doğarlar. Bazı kalıtımsal hastalıklar buna neden olurlar. Koku kaybının nedeni bazen de belirlenemeyebilir. Yaşlılık da koku kaybına neden olabilir Bu durum koku almayı kontrol eden sinirlerin de yaşlanması ve bozulması nedeniyle olur. Beraberinde tat duyusu da bozulabilir. Üstelik tat kaybı da varsa iştahın azalmasına ve beslenmenin de bozulmasına yol açar. Ayrıca tadı artırmak amacıyla fazla tuz ve şeker kullanımı nedeniyle tansiyon veya diyabet gibi hastalıklar açısından özellikle tehlikelidir. Ancak en sık koku alma bozukluğuna yol açan hastalık burun etleridir. Aslında burada koku alamama hastalığın takibi açısından da yararlı olur.
Koku Halüsinasyonu
Parozmi, bir şeyin kokusunun başka bir şeymiş gibi algılanması durumudur. Eğer organik bir hastalık yok ve gerçekten bu kokuya neden olacak bir durum söz konusu değil ise araştırılması gerekebilir. Beynin koku algılayan bölümlerinde oluşabilecek bölgesel sara nöbetleri ile de hastalar olmayan kokuları alabilirler. Bu durum bazı tümörler veya nörolojik bozukluklara bağlı olabilmektedir. Bazı sinüzit hastaları yanık kokusu veya kötü bir koku aldıklarını belirtirler. Ancak bu kokuyu kendilerinden başkası algılayamaz. Bu duruma “Fantozmi” veya “koku halüsinasyonu” denilir. Detaylı bir sorgulamayı takiben yapılacak endoskopik muayene ile koku alma bölgesine havanın ulaşmasını engelleyebilecek bozukluklar tespit edilebilir. Ayrıca bunun yanında, bazı görüntüleme yöntemleri ve tetkikler de yardımcı olarak kullanılabilir.
Çeşitli koku testleri ile koku kaybının düzeyi belirlenebilmekle birlikte henüz her yerde bulunabilen bir yöntem değildir. Alerji, sinüzit, burun eğrilikleri ve polipler gibi burun-sinüs problemleri tıbbi yöntemlerle veya ameliyatla tedavi edilebilmektedirler. Ancak son çalışmalar, çok ağır ve uzun süreli sinüziti olan hastaların koku bozukluğunun tam olarak düzelemeyebileceğini işaret etmektedirler. Bu nedenle sinüs hastalıklarının tedavisi geciktirilmemelidir. Bazı sistemik veya nörolojik kökenli hastalıkların ise diğer branş hekimleriyle birlikte izlenmesi gereklidir.
Feromon = ‘Aşk Hormonu’
Koku almada feromon adı verilen moleküller önemli rol oynuyor. Feromon zerrecikleri burun içinde bulunan koku merkezini uyararak uyarının cinsine göre beynin gerekli bölgelerine sinyal gönderilmesini sağlıyor. Henüz feromon ilişkileri, feromon moleküllerinin nasıl çalıştığı konusunda kesin bir bilgi sahibi değiliz. Ancak bazı böceklerin, arı ve güvelerin uzaktan karşı cinsi tespit ederek sinyal göndermeleri ve buluşmaları Feromon’lara bağlanıyor. Bu zerreciklerin aşkı bile kontrol ettiği düşünülüyor. Yapılan araştırmalara göre aşk vücutta feromon maddesinin salgılanmasıyla başlıyor. Aşkın kokusu olarak tanımlanan bu madde beynin ilgili bölümlerini uyarıyor ve aşk doğuyor. Her insanın parmak izi gibi kendine özgü bir kokusu var ve bu koku ile kendilerine en uygun eşi seçiyorlar. Feromon’a bu nedenle ‘aşk hormonu’ da deniyor. Bu zerrecikler sayesinde bireylerin kendilerine eş olarak genetik olarak kendilerinden en farklı kişiyi seçtikleri ve bu şekilde nesillerin daha iyiye gittiği düşünülüyor.
Ancak insanlar kendi doğal koku sistemlerini yok ettikleri için kendilerine uygun insanı bulamıyorlar. İşte parfümlerle değişik kokularla kokular yapıyorlar ama kendi kokularını öldürüyorlar. Bir sivrisinek uzaklardan sokacağı insanı kokusundan takip edebiliyorsa, en gelişkin yaratık olan insan aşkını kokusundan niye tanımasın? Bu yüzden kişinin kendi kokusunu farkedebilmesi çok önemlidir. Ve farkettigi bu kokusunu diğer kokularla örtmemesi çok önemlidir. Dolayısı ile uygun koku doğru kişiye aşık olabilmek için de çok önemli. Yapılan bilimsel bir deneyde, kadınların erkek partnerlerini secmede kokunun önemli bir rol oynadığı gözlendi.
İlginç Bir Test: Kadınların Erkek Kokularına Yönelik İlgi ve Hassasiyetleri
İsvicreli bir bilim adamı, kadınların erkek kokularına yönelik ilgi ve hassasiyetleriyle ilgili ilginç bir test uyguladı. Araştırma için gen yapıları birbirinden farklı, gönüllü 49 kadın ve 44 erkek seçildi. Erkeklere iki gece giymeleri için temiz tişörtler verildi. Bu tişörtler iki gece boyunca hiç çıkarılmadı, yıkanılmadı, herhangi bir parfümün veya kokulu sabunun kullanılmasına izin verilmedi.
İki gün sonra tişörtler ayrı ayrı sepetlere konarak kadınların bunları koklaması, koku aracılığıyla hangisinin kendilerine güzel ve seksi geldiğini belirtmeleri istendi. Daha sonra söz konusu erkek ve kadınlar bir araya getirilerek yine kadınlardan kendilerine en iyi partner olabilecek kişileri göstermeleri istendi. Kadınlar kokusunu en çok beğendiği tişörtlerin sahiplerini seçtiler. Seçtikleri bu kişiler gen yapıları kendilerinkinden en farklı olan kişilerdi.”
Haberin devamı Temmuz ayında yayınlanacak.

ADLİ TIP VE CEZA HUKUKUNDA SON GELİŞMELER

AB ve Avrupa Konseyi düzenlemeler ile AİHM kararları ve önemli Avrupa ülkeleri hukukundan Adli Tıp ve Ceza Hukukunun temel konularıyla ilgili zengin içeriğe sahip olan ve editörlüğünü Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr.Yener Ünver’in yaptığı “Adli Tıp ve Ceza Hukuku” kitabı çıktı.

Karsılaştırmalı Güncel Ceza Hukuku serisinin son cildi olan “Adli Tip ve Ceza Hukuku” isimli kitap Seçkin yayınlarından çıktı. Prof. Dr. Hamit Hancı’ya armağan edilen 23 yerli ve yabancı yazarın yer aldığı, Proje Yöneticisi Prof. Dr. Kayıhan İçel’in olduğu ve Editörlüğünü Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yener Ünver’in yaptığı “Adli Tıp ve Ceza Hukuku” bu alanda yazılmış en güncel kaynak kitap olma özelliği taşıyor. Birçok genç hukukçunun, farklı dillerden çeviriler yaparak ve uluslararası kaynaklardan yararlanarak hazırladığı kitap, yeni makaleler, mevzuat ve yargı uygulamasını Türkiye için güncel sorunlara çözüm yollarını içeriyor.
Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr.Yener Ünver’in, “Adli Tıp ve Ceza Hukuku” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı.
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku öğretim üyesiyim. Halen Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi kurucu dekanlığı görevini yürütüyorum. İ.Ü. Hukuk fakültesi mezunuyum. 20 yıl aynı üniversitede görev yaptıktan sonra yaklaşık 3 yıl Yeditepe Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yaptım ve yaklaşık 1 yıl önce Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geçiş yaptım.
Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Öncelikle belirtmeliyim ki, kitabı tek başına yazmadım. Ben sadece editör olarak ve yaptığım çevirilerle katkı yaptım. Bu bir müşterek eser, içinde ciddi adli tıpçıların eserleri de var. Bu cilt, yılda bir veya iki yeni cildi çıkan bir kitap serisinin bir cildi. Karşılaştırmalı Güncel Ceza Hukuku Serisi’nin 12. cildini Adli Tıp ve Ceza Hukuku konusuna ayırdık. Birçok genç hukukçu çok farklı dillerden çeviriler yaparak veya uluslararası kaynaklardan yararlanarak güncel bir konu hakkında en yeni makaleler, mevzuat ve yargı uygulamasını Türk okuyuculara ayırıyoruz. Her kitap Türkiye için güncel bir soruna ilişkindir. Şu an 13. cildi baskıya hazırlıyoruz.
12. cildin Adli Tıp ile ilgili olmasındaki temel etken bu alanın çok ihmal edilmesi, ciddi bilimsel çalışmaların azlığı, yayınlanan ve bilimsel organizasyonların sağlık hukuku konulu kısır tartışmaların yapıldığı birkaç konu etrafında dönmesi ve özellikle yargı sistemine yönelik çalışmaların yapılmayışı ile ulusal üstü hukuk çalışmalarının ülkemizdeki milli kanunlaştırma hareketlerine yansıtılmayışı olmuştur. Diğer nedenler ise, son 10 yıldır adli tıpçıların ülkemizde daha çok tıp hukuku konularına odaklanmaları, kendi alanlarından uzaklaşarak ve belirli bir seviyede dahi hukuk bilgisi olmaksızın hukuk konularında sunumlar ve makalelerle uğraşmaları. Adli bilimlerin gerilemesi, Adli Tıp alanında yargı uygulamasında çok sık sorunlar yaşanması, adli tıp mensuplarının soyut ve içinin kişiye göre doldurulduğu etik normlarla uğraşıp hukuksal konularla çok ilgilenmemeleri, kriminoloji ve viktomoloji eğitimi almaksızın adli bilimlerde genç arkadaşların çok sınırlı anketlere dayalı kriminolojik çalışalar yapmaları ve gerek etik gerek hukuk alanında adli bilimlerdeki gelişmelerin, bu alanda ciddi çalışmaları olan polis ve jandarma teşkilatı dışında yeni teknik ve uygulamalardan çok kişinin haberinin olması ya da bunun adalet hizmetine adli tıpçılarca sunulmaması ile adli bilimlerle uğraşanların temel hukuk eğitimi dahi almaksızın hastanelere hukuk danışmanlığı yapmaları. Hekimlerin hukuk sorumluluğu ile ilgili bilirkişilik yapmaları, yeni bilgi teknolojilerinin ülkemizde ihmal edilişi gibi adli yargının işleyişindeki hukuksal konularda belirli kurum ve kuralların eksikliğidir.

Neden Prof. Dr. Hamit Hancı’ya  ithaf edildi, bu süreç nasıl ilerledi? Kimlere veriliyor? Haberi var mıydı?
Prof. Dr. Hamit Hancı hocamız son yıllarda adli bilimler alanında gerek ulusal gerek uluslararası alanda ciddi organizasyonlara ve bilimsel etkinliklere imza atarak birçok bilim alanındaki akademisyenler arasında harç vazifesi görüyor. Türki Cumhuriyetlere de diğer Avrupa ülkelerine de bilimsel anlamda çok önem veriyor ve bu alandaki etkinliklere destek oluyor. Özerk ve uzman bir Adli Bilimler Enstitüsü kuruluşu için çaba harcıyor. Bunların yanında sağlık-tıp alanında her bilimsel etkinliğe bizzat katılarak, organize ederek, eserler yayınlayarak ve konuşmacı olarak destek verdiği ve ürettiği gibi, genç akademisyenlere de hem fiziki olarak hem internet ortamında destek vermektedir. Bu çabalarının hiçbirinde maddi kazanç kaygısı gütmemesi, bilime değer vermesi, güncel gelişmeler paralelinde toplumsal sorunlara örneğin Adli Bilimlerdeki güncel gelişmeler, Mobbing, DNA, Şiddet gibi son derece verimli eserlerin üretildiği, toplumsal duyarlılık ve kamuoyu oluşturan çalışmalara imza atmaktadır. Hoca tek başına bir bilimsel komisyon gibi gece gündüz demeden çalışmaktadır. Değerli bilim insanlarının kıymetinin sağlığında da bilinmesi gerekir. O nedenle, teşekkürlerimizin bir ifadesi olarak bir armağan yayınlamak istedik.

Prof. Dr. Hamit Hancı

Bu isteğimizi Proje yöneticimiz Prof. Dr. Kayıhan İçel hocamızla paylaştık ve çok olumlu karşılandı. Sonra katkısı olan Türk ve yabancı bilim insanlarına ve bilim adamı adaylarına sorduk, hepsi içtenlikle katkı yapmak istediler ve eser böyle ortaya çıktı.

Kendisinin hiçbir haberi yoktu. Hatta kuşkulanmaması için kendisinden de bir yazı aldık. Seri’nin diğer ciltlerini bildiği ve kendisi de yazı verdiği için, başka bir akademisyene armağan edileceğini sanıyordu. Çünkü serinin her cildi önemli bir Türk veya yabancı bilim insanına armağan tarzında yayınlanıyor. Kitabın ilk çıktığı gün mail ortamında kapak resmini göndererek haber verdik ve teşekkür ettik. Çünkü raflarda görerek öğrenseydi nezaketsizlik olurdu. Vefaya önem veren çizgisi belli ve doğru bildiğini yapan günlük eğilimlere göre fikir değiştiren birisi olmadığı ve bizi de tanıdığı için çok sevindi. Biz de hocamıza küçük bir şükran eseri sunduğumuz için mutlu olduk.

Çalışma tüm tıp ve hukuk bilim insanlarına yönelik. Önemli ve bilinen hukuk fakültelerinin kütüphanelerine , önemli hukukçulara ulaştırıldığı gibi, tüm kitapçılarda da satışa sunuluyor. Kitaba katkısı olan her yabancı yazar ve yayınevine de birkaç nüsha gönderiyoruz. Bu ve serinin diğer ciltleri de, bu tür teorik yayınlar ders kitabı olmadığı için çok satmadığından, satışı sadece kağıt parasını karşılamaktadır. Bu nedenle, zararına dahi olsa bilimsel çalışmalara ve güncel yayınları Türkiye’ye taşıma konusundaki destekleri için yayınevimiz Seçkin yayınlarına da emekleri ve destekleri için teşekkür ederiz.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?

Bu alanda esasen ceza muhakemesi hukukuyla da ilgilenen kişi olarak o alandaki kitaplarda belirli bölümler yazıyorum. Adli tıpçılar internetteki birbirini tekrarlayan kongre ve sempozyumlardaki sunumlarla yetinip bazı etik bildirgelerini hukuk kuralı gibi algılayarak hala paternalist tıp hukuku eğilimini sürdürmeleri nedeniyle, ceza hukukçularıyla adli bilimciler arasında ciddi bir bilimsel irtibat kesikliği vardır. Yani, esasen bu alanda kitaplarımız var. Ancak adli tıp multidisipliner bir alan ve konuyla ilgili uzmanların ülkemiz için, çevirilerden ibaret olmayan, ciddi adli tıp kitapları üretmelerini bekliyoruz. Bizim bu alanda yayınlarımız olacaktır, bu zamanla ihtiyaca göre konu belirlemesiyle zamanı tayin edilecek bir konudur. Ayrıca serinin diğer ciltleri devam edecektir. Adli bilimler çok önemli ve geliştirilmesi gereken bir alan, biz veya diğer hukukçular konuyla ilgilenecektir ve mutlaka diğer devam kitapların yazılması gerekecektir. Hukukçuların da bu alanı sadece tıp mensuplarına terk etmemeleri ve birlikte üretmeleri gerekir. Bu alandaki asıl yayınları adli bilimlerle ilgilenen uzman akademisyenlerden bekliyoruz.
Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Amacımız öncelikle en yeni değişiklikleri ve modern Avrupa adli tıp hukukundaki yenilikleri Türkiye’deki hukukçu ve tıpçı bilim insanlarının yararına sunmaktı. Diğer ikinci bir amaç, bu konunun genelde bir hukuk özelde ise bir insan hakları konusu olduğunu ortaya koymaktı. Soyut ve her adli tıpçının kendi kişisel yorumuyla ve yanlış bir algılamayla hata yapan tıp veya adli tıp mensuplarını hukuksal sorumluluktan korumak için etik normları hukuk normlarının üstünde gören hukuka aykırı ve hukukla ilgisiz yorumların yanlışlığını ortaya koyarak, tıp mensuplarını hukuksal sorunlardan korumak isteğimizdir. Etik de çok önemli ve gereklidir. Ancak işlevi farklıdır. Etik ilkeler hukuksal sorunları çözmediği gibi, kanun ihlalleri için de, Türkiye’de yanlış yansıtıldığının aksine, hekimi sorumluluktan korumayıp, aksine hatalar ve riskler konusunda cesaretlendirerek sorunun içine atacak bir eğilimdir. Etik ve hukuk ilişkisi başka bir bilim disiplinin alanıdır ve her iki bilim birbirinden ve özellikle hukuk etikten beslenmelidir. Ancak ortada kanunlar varken, adli tıpçıların kişisel veya eğitimini aldıkları etik derslerinin etkisi altında ya da gerçekten trajikomik biçimde Hipokrat yeminine dayalı olarak hukuka aykırı davranmalarını mazur gösteremez. Bu nedenle, amacımız her iki alandaki uzmanlara en az tıp eğitimleri kadar tüm hukuk alanı değilse bile, kendi alanlarıyla ilgili ciddi hukuk eğitimi almaları gerektiğini ve kanun maddelerini keyfi olarak yorumlayamayacaklarını, bilirkişi olarak atandıklarında bir kamu görevlisi olarak adliyenin hizmetinde ve kararları doğrultusunda çalışmak zorunda olduklarını göstermek ve nihayet batıda bu alandaki yeniliklere işaret ederek kitaptaki konularda adli tıpçıların ülkemiz açısından çalışma yapmaları gerekliliğini ortaya koymaktı.
Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Adli bilimler tıpkı bir parçası olduğu adli yargı gibi çok önemlidir. Adil bir yargılama ve nihayetinde ideal bir hukuk devleti için bu alanda daha çok çalışmaya gereksinim vardır ve seviyemiz batılı meslektaşlarımızın çok gerisindedir. Bu alanda çalışan herkesin, basit ve yıllardır mezardan mezara kemik nakli yapılması gibi birbirini tekrarlayan genel tıp hukuku sorunlarının dışında, bilimsel çalışma yapılacak çok alan vardır. Her uzman arkadaşımızın çalışmasına ülkemizin ihtiyacı vardır ve özellikle modern tıp tekniklerinin adli yargının hizmetine sunulması için çaba göstermeleri gerekmektedir. Adli bilimcinin ötenazinin suçu olup olması gerektiği, malpraktisten hekimin sorumlu tutulup tutulmaması gerektiği ve estetik operasyonlarda hasta hekim arasındaki ilişkinin eser sözleşmesi mi vekalet sözleşmesi mi olduğu, etik kurala mı hukuka mı uygun davranılacağı ile bilirkişi olarak uzmanlık derneklerinin, Adli Tıp Kurumu ile Yüksek Sağlık Şurasının önüne geçirilmesi gerektiğini söylemeleri dışında sözleri olmalıdır. İyi bir hukuk eğitimleri olmaksızın adli bilimlerle uğraşmaları riskli ve eksik ve hatta hukuken sorunlu olaya devam edecektir. Yabancı ülkelerin adli tıp kitaplarındaki gibi kaliteli hukuk ve tıp bilgisini içeren ve adli bilimlere hizmet eden iyi adli tıp, izbilimi, DNA Profili analizleri, kriminalistik ve diğer alanlarda iyi eserler üretilmelidir. Bu ancak hem dar bir tıp alanında uzmanlaşarak hem de iyi bir hukuk fakültesinden hukuksal eğitim alarak olabilir.
Prof. Dr.Yener Ünver
Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Genelde olumlu tepkiler geliyor. Açık söyleyeyim, tıp mensuplarından olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki almadık. Haberleri var mı veya ilgileniyorlar mı bilmiyorum. Ancak özellikle ceza hukukuyla ilgilenen hukukçulardan çok olumlu tepkiler aldığımı söylemeliyim. Bu kitap, tıpkı önceki 11 cilt gibi, yazarı ve çevirenlerine tek kuruş kazanç sağlayan, tüm telif hakları yayıncıya devredilen, tamamen bilimsel amaçlı bir yayın. Ancak bir tıp fakültesi veya adli tıp enstitü veya Anabilim dalı kitaplığına dahi girdiğinden kuşkum yok. Ülkemizde maalesef bu alanda en temel ceza muhakemesi kitapları dahi ki bunlar adli bilimcilerce en sıkı biçimde takip edilmesi gereken eserlerdir, ancak pek ilgi görmüyor. Eseri, bu alanda gayretli çalışmalarını gördüğümüz genç bir hocamıza armağan ettik. Ülkemizde hiçbir şey yapılmıyor demiyoruz, saygı duyulması gereken fedakar çalışmalar var, ancak diğer ülkelerle karşılaştırıldığında biz genellikle kalıyoruz. Adli bilimciler nezdinde de kitabı tanıttık ama okunduğunu sanmıyorum. Çünkü çok sık adli bilimcilerle sağlık sertifikalarında birlikte çalışıyoruz, kitap hakkında onlardan tek kelime duymadım.
Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı?
Bir şey beklemiyordum. Bu kitap serisinde olan hiçbir arkadaşımın da bir beklentisi yoktu ve olamaz. Tek kazancımız manevi bir tatmin ve ülkemize yararlı bir iş yaptığımız yönündeki sübjektif hislerimizdir. Bu çok küçük bir adım, diğer arkadaşlarımızı tahrik eder de bu alandaki çalışmalar artarsa asıl o zaman kazançlı çıkmış olacağız. Çünkü kitabın içeriğine bakıldığında, Türkiye’nin de kurucu ülkesi olduğu Avrupa Konseyi ile aday olduğuz AB ülkelerinin çalışmalarının bizi kıskandırması ve bunları öğrenmemiz gerektiği açıkça gözlemleniyor. Asıl kazancımız, adli bilimler alanında tıp-teknik ve hukuk alanlarını birleştiren önemli eserlerin çıkması olacaktır.
Yazdığınız kitaplar arasında en çok etkilendiğiniz kitabınız hangisi?
Yazdığım kitaplar arasında kişisel olarak en çok etkilendiğim “Ceza Hukukuyla Korunması Amaçlanan Hukuksal Değer” isimli kitabımdır.
Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberlerini çok önemsiyorum. Toplumda bilincini ileri seviyeye yükseltti. İnsanların haklarını ve sağlık kalitesini öğrenme ve değerlendirme fırsatı verdiği gibi, medyanın siyasi iktidarı kontrolü gibi iyi bir işlev gördüğünü ve bunun da kalitesinin artmasına yol açtığı kanısındayım. Eleştirdiğim yönler, bazen uzaktan canlı yayın aracılığıyla teşhis veya tedavi, yanıltıcı ilaç reklamları, sağlığın bir tüketim sektörü gibi sunulması, alternatif tıbbı modern tıbbın önündeymiş algısına yol açılabilmesi ve hastaların özel yaşam ve kişisel verilerine dikkat edilmemesidir. Medyanın modern tıbbı ve tıptaki gelişmeleri izlemesi, örneğin organ nakli, tıbbi hatalar, sağlık giderlerinin adilliği, sistemi sorgulayan haberleri çok yerinde buluyorum.
Türkiye’deki çalıştığınız alandaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok iyi olduğunu söyleyemem. Kendi meslektaşlarıma ve hocalarıma saygısızlık edemem ve haklarını yememek gerekir. Belirli çalışmalar yapılıyor. Ancak, yabancı ülkelerle karşılaştırma yapıldığında, iç açıcı görmüyorum. Aksine hukuk fakültelerinin sayısındaki aşırı artış, öğretim üyelerinin iyi yetişmesi, öğrenci sayısı fazlalığı, sınavların kalitesiz oluşu, karşılaştırmalı hukukun ihmal edilişi ve öğretim üyelerinin ya çok farklı üniversitelerde dersten derse koşmaları ya da yoğun olarak para kazanmak amacıyla bilimsel çalışmaları ihmal etmeleri ciddi sorunların arasında. Hocaları çok nadiren veya çok az zaman bilimsel çalışma yaparken veya fakülteye uğrarken görmek üzücü, onların asıl yerleri üniversitedeki çalışma alanları olmalı. Eskiden bir üniversite öğretim üyesi, dışarıda başka iş yaptığını, avukatlıkla uğraştığını ya hukuktan korktuğu için ya da mesleki etik ilkelere yakıştırılmadığı için söylemeye utanırdı. Şimdi reklamın kötüsü olmaz anlayışıyla kendi avukatlık bürolarının reklamını yapabilmektedirler. Popüler değerler değişti, şimdi para kazanan hoca olmak ve üniversite mensubu kimliğini para kazanmak için kullanmak moda. Çok kaliteli yayın çıktığını, istisnalar dışında, söylemek doğru olmaz.
Kendinizi bulunduğunuz alanın neresinde görüyorsunuz? Bütün istediklerini gerçekleştirmiş, hayatından memnun bir yazar mısınız?
İşin başındayım ve sağlık durumu izin verirse daha meslekte aktif olarak 20 küsur yıl çalışabilecek ve görev yerine getirmesi gereken birisiyim. İstediklerimiz hiç bitmez, hep daha iyisi üretmek olmalı. Bazı şeyleri yapmaya çalıştım ve hala da çaba gösteriyorum, Ancak bunları az buluyorum, hayallerimin çoğunu gerçekleştirmek için sürekli plan ve organizasyonlar peşindeyim. Hayatımdan memnunum, işin manevi tatmin yönü çok fazla ve iyi. Ancak yapılacaklar konusunda ne meslektaşlarımı ne de kendimi her şeyini halletmiş birisi olarak görmüyorum ve görmem. Bu ülkenin bize verdiklerinin çok azını geri verdik. Atatürk’ün “bir öğretim üyesi neyi yapardı” sorusu belirleyicidir benim için ve hala çok şey yapmam gerektiğini biliyorum. Her an ülkeme, ulusuma ve Atatürk’e borcumu tam olarak ödemeden huzura kavuşamam.
 
ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!

Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

10 Mayıs Perşembe günü saat 23:00′a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 11 Mayıs Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.

Yakup Gökhan DOĞRAMACI kazandı. Adresini ilettiğinde Seçkin Yayıncılık tarafından kitap gönderilecek.

8 SAAT UYKUYA KARŞI

Uyku saatinin dayatıldığını ve bunun önüne geçmek için “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” kitabını yazdığını belirten Erdal Demirkıran, “Verilen hayatınızı lütfen başkalarını taklit ederek değil kendinizi gerçekleştirmek için yaşayın” diyor

“İdeal Uyku Süresi: Kişinin en az uyku ile kendisini en dinç, sağlıklı ve maksimum düzeyde randımanlı olarak gördüğü, hissettiği süredir” diyen Erdal Demirkıran, “Verilen hayatınızı lütfen başkalarını taklit ederek değil kendinizi gerçekleştirmek için yaşayın” diyor. Erdal Demirkıran, “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” kitabı Kashna Kitap Ağacından çıktı. Demirkıran, kitabıyla ilgili doktorların hayatlarına ekstra zaman katmandan dolayı buluşlarını umduklarından daha önce gerçekleştirdiklerine dair birçok haber aldığını belirtti.
Erdal Demirkıran, “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.
Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
İşte “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” da sanayi devrimi sırasında İngiltere’de ortaya atılan bir safsatanın hızla yayılarak günümüz insanlığını da çepeçevre kuşatmış bir deli saçması uydurmaca olduğunu görmemden dolayı başta ülkemiz insanları olmak üzere tüm insanlığı bundan kurtarmak adına yazmış bulunmaktayım.
Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
“Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” kitabında okuyucuma yapılan dayatmalara dayanmalarını, kendi tepkilerini ortaya koymalarını, bir yerde kendi doktorunun kendilerinin olmasını istiyorum. Bu nedenle de diyorum ki; İdeal Uyku Süresi: Kişinin en az uyku ile kendisini en dinç, sağlıklı ve maksimum düzeyde randımanlı olarak gördüğü, hissettiği süredir.

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Beş milyar yıllık dünyanın 100 yıllık bir zaman dilimde bir seferliğine verilen hayatınızı lütfen başkalarını taklit ederek değil kendinizi gerçekleştirmek için yaşayın. Ancak bu şekilde ölümsüz, kalıcı ve umut bağlamaya değer işler yapmak için kullanabilir ve bunu böyle başarabilirsiniz.
Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Zamanın yetmediğini söyleyen günümüz gençliği ve çalışanları için biçilmiş kaftan oldu bu kitabım. Mühendis ve doktor gibi insanlık adına çalışan, çabalayan kesimden hayatlarına ekstra zaman katmandan dolayı buluşlarını umduklarından daha önce gerçekleştirdiklerine dair birçok haber aldım. Bu da beni ve ekibimi oldukça şevklendiren ve önyargıların üzerine her seferinde daha azimle gitmemizi sağlayan bir güç oldu aynı zamanda.
Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı?
Zaten az uyuyan biriydim bu kitabımdan sonra daha da az uyuyan biri oldum. Ve bu da bana ekstradan verilmiş bir zaman hatta bir hayat gibi oldu.

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!

Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

6 Mayıs Pazar günü saat 23:00′a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 7 Mayıs Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.

Kazanan Havva ( Ey dost) kazandı. Adresini ilettiğinde kitabı göndereceğim.  

DÜNYADA YENİ ARAŞTIRILMAYA BAŞLANAN LENF DAMAR BİYOLOJİSİ ÜZERİNE ALMAN KANSER ARAŞTIRMA MERKEZİNDE (DKFZ) ÇALIŞAN BİYOLOG SILA APPAK

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

Heidelberg Üniversitesi Alman Kanser Araştırma Merkezi Hücre ve Tümör Biyoloji Programı Vasküler Onkoloji ve Metastaz Laboratuarında çalışan Biyolog Sıla Appak, lenf damarı ve endotel hücrelerinin moleküler biyolojisi hakkındaki çalışmalarını, biyolog olmanın verdiği ayrıcalıkları ve Almanya’da akademik hayatın tüm yönleri hakkında bilgi verdi.

Avrupa’nın bilim atölyesi kabul edilen Heidelberg’te Alman Kanser Araştırma Merkezi Vasküler Onkoloji ve Metastaz Laboratuarında lenf damarları biyolojisi üzerine çalışmalarını sürdüren Biyolog Sıla Appak, lenfe spesifik molekülleri embriyo gelişiminden kansere, hatta metabolizmaya varıncaya kadar canlıda, bu yolaklarla ilgili molekülleri de hücreler üzerinde inceliyor. Lenf damar biyolojisinin daha keşfedilmemiş ve bilinmeyen oldukça fazla yönü olduğunu dile getiren Appak, bu alanda dünyada çalışan sayılı isimden biri. Avrupa ve Amerika’da yeni başlamış sayısı çok fazla olmayan seçkin laboratuarların yer aldığı bir alanda çalışmalarını sürdürdüğünü kaydeden Appak, bu konuda ülkemizde henüz yapılan çalışma olmadığını belirtti.
Yeni bir alan olan lenf endotel hücrelerinin ve damarlarının biyolojisi hakkında bilgilerini paylaşan Biyolog Sıla Appak, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e araştırmalarını, hedeflerini ve biyolog olmanın ayrıcalıklarını anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Alman Kanser Araştırma Merkezinin Hücre ve Tümör Biyoloji Programına bağlı Vasküler Onkoloji ve Metastaz Laboratuarında çalışıyorum. Laboratuarımız damar biyolojisi laboratuarı; damar gelişimi, damar yapılarının moleküler sinyal yolları, hastalıklarla ilişkisi ve olası terapileriyle ilgilenmekte. Ben de lenf damarları kısmında lenf damarlarında hastalıkta ve sağlıkta önemli olan molekülleri ve bunların etkileşimini hücrede ve canlı sistemde inceliyorum. Çalışma alanım lenf endotel hücrelerinin moleküler biyolojisi burada spesifik molekülleri embriyo gelişiminden tutun kansere, metabolizmaya varıncaya kadar canlıda, moleküllerin arttırılması ya da kaybedilmesi yöntemleriyle de hücrelerde inceliyorum.



Hangi tip hastalıklarla ilgili araştırmalar yapıyorsunuz?

Lenf sistemiyle ilgili gelişmeler son 10 yılda hız kazanmış durumda. Daha öncesinde lenfe spesifik moleküller bilinmediğinden lenf damarlarınin gelişimi ve önemi bilinmemekteydi. Eskiden kanserin metastazında lenf damarlarının aktif rol oynadıgı bilinmiyordu, örneğin meme kanserinde aksiler(koltukaltı) lenf bezlerinin sadece meme dokusuna yakınlığı nedeniyle kanserin yayılmasında rol oynadığı düşünülüyordu. Fakat son çalışmalar gösterdi ki lenf damarlarının kanser hücrelerine ev sahipliği yapmalarının yanında aktif olarak bu hücrelerin dağılmasında rol oynamakta. Bununla birlikte eskiden yalnızca kan damarlarının etkin olduğunu düşündüğümüz birçok hastalıkta artık lenf damarlarının da rolü olduğunu biliyoruz bunlar obesite, damar sertliği ve yüksek tansiyon gibi çağımızı etkileyen hastalıklar. Çok ilginç olmakla birlikte örneğin tuz hassasiyeti gösteren hipertansiyonlu hastalarda görülen metabolik değişimlerinin başlangıcında lenf damarlarındaki hiperplazi gösterilmiş durumda. Alınan tuz derialtında bazı proteinlere bağlanıp tutuluyor ve makrofajlar üzerindeki bazı reseptörlerle bu algılandığında lenf damarına spesifik büyüme faktörleri salgılanıp lenf damarlarında hiperplazi oluşuyor. Yani besinlerle alınan fazla tuz deri altında tutuluyor ve önce lokal olarak derialtındaki dokuda lenf damarlarında bir dizi değişimleri başlatıyor. Bilindiği gibi lenf damarları yağın emilmesinde ve taşınmasında da görev alıyor. Vücutta yağ dokusunun artışı ile karakterize olan obesitede artan yağ dokusu öncelikle civarındaki lenf damarlarının sıvı taşıma kapasitesini bozuyor yavaşlatıyor mekanik olan bu etkinin dışında yapısal olarak çeşitli enflamasyon moleküllerine ev sahipliği yapan ve bağışıklık hücrelerine gerekli enerjiyi aktaran yağ dokusu bütünüyle bir enflamasyon odağı haline gelip lenf damarlarını uyarıp yeni damar oluşumunu uyarıyor ama oluşan yeni damarlar fonksiyonel olamadığından bütün lenf sistemi yağ dokusu etrafında sekteye uğramış oluyor. Bütün bunlar çok yeni bilgiler lenf damar biyolojisinin daha keşfedilmemiş bilinmeyen oldukça fazla yönü var.
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Hani çoğu sanatçı der ya küçüklükten beri şarkı söylüyordum o zamandan belliymiş diye benim ki de o hesap çok merakli bir çocuktum dışarıda doğada varolan hayatı karıncayı böcekleri herşeyi merak ederdim nerede yaşıyorlar ne yiyorlar diye. Evde de elime geçirdiğim herşeyin içinde ne var nasıl yapılmış diye bakmak isterdim bu yüzden kardeşimin arabalarını oyuncaklarını kırıp dökerdim. Yani bu araştırma dürtüsünün peşine takıldım diyebilirim.
Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Biyoloji bölümünde tamamladım. Bu esnada Tübitak Bilim Adamı Yetiştirme Grubunun sınavla kazanılan bursunu aldım ve bölümü dereceyle bitirdim. Lisans eğitimim sırasında iki yaz Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji bölümünde stajlarımı tamamladım. Yüksek lisansımı İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde tamamladım, aynı bölümde 2005-2007 yılları arasında araştırma görevlisi, 2007-2009 yılları arasında da uzman olarak görev yaptım. 2009 yılında doktora eğitimimi yapmak üzere İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Molekuler Biyoloji ve Genetik bölümündeki görevimden ayrıldım. Belçika, İrlanda, İngiltere ve Almanyadan doktora için kabul aldıktan sonra tercihimi Heidelberg Üniversitesinden yana kullanıp Alman Kanser Araştırma Merkezinde 2009 yılında doktoraya başladım.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Lisans eğitimimde hangi araştırma dalında mutlu olabileceğimi belirlerken Biyoloji bölümündeki ders çeşitliliği en çok yardımcım oldu, en çok ilgimi çekenler ise Ege Üniversitesi Tip Fakültesi Patolojideki stajlarimda öğrendiklerim oldu. Yüksek lisans eğitimimde ve de çalıştığım kurumda öğretim üyelerinin çoğunluğu yurt dışında eğitimlerini tamamlamışlardı ben de yurt dışında doktoranın Türkiyede henüz olmayan bir alanda çalışmanın hem kendi geleceğim hem de geri dönersem ülkem adına daha uygun olabileceğini düşünmeye başladım. Ülkemizden herhangi bir burs almadan diğer ülkelerin uluslararası burs sınavlarına başvurmaya başladım. Tercihimi ülke olarak değil ama çalışacağım proje olarak yapmak istedim ilk etapta İrlanda Belçika ve Almanyadan kabul aldım. Şuan çalıştığım laboratuar dolayısıyla (Vasküler Onkoloji ve Metastaz) Alman Kanser Araştırma Merkezini seçtim. Heidelberg Almanya’nın küçük bir şehri olsa da Avrupa’nın bilim atölyesi denilen EMBL, EMBO, Max Plank, DKFZ gibi birçok araştırma merkezinin toplandığı bir yer. Burada bilimsel olarak ihtiyacınız olan herşeye çok kolay ulaşabiliyorsunuz. Çalıştığım bölümde gerek Almanya da gerek Avrupa ve Amerikada çeşitli bilimsel ağlarla sürekli yeni projelerde yer alan bir laboratuar. Ben de şu anda Avrupa ve Amerikada birkaç merkez arasında oluşturulmuş büyük bir projede çalışmaktayım.
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki (ya da diğer ülkedeki) durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Çalıştığım alan Avrupa ve Amerikada yeni başlamış sayısı çok fazla olmayan seçkin laboratuarların yer aldığı bir alan. Henüz ülkemizde bu alanda yapılan çalışmalar yok. Zaten hastalıkta ve sağlıkta lenf endotel hücrelerinin ve damarlarının biyolojisi çok yeni bir alan. Bu kadar yeni ve ilgi çekici bir çalışmada yer almak çok zor olsa da bir o kadar da mutluluk verici.
Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Türkiyede çalıştığım ya da eğitim aldığım kurumlara kıyasla şuan çalıştığım kurumda bilim adına olan yatırım beni çok etkiledi. Bizim çalıştığımız alan kullandığımız kimyasallardan tutun mikroskoplara, hücrelere, hayvanlara varıncaya kadar çok ciddi bir bütçe gerektiriyor. Burada böyle bir sıkıntının olmadığını araştırma için her türlü finansal desteğin bulanabileceğini görmüş durumdayım. Bir de gerek bölüm içinde küçük gruplarla gerekse bölüm dışında daha büyük kitlelerle sürekli bilgi alışverişi var. Makam olarak en ulaşılması güç görünen kişi bile size sorunuza en kısa zamanda yanıt verebiliyor. Burada herkes, herşey bilim için var böyle olunca da başarı zaten geliyor.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Biyoloji birçok farklı alana sahip bir yaşam bilimi. Araştırma yapmak isteyen biyoloji öğrencilerine tavsiyem gerçekten bunu istediklerine karar verip severek yapacaklarsa bunu seçmeleri. Bu belki de bütün meslek dalları için geçerli olsa da bizimkisi belirgin sonuçlar alabilmek gerçekten çok zor olduğundan çok sabır çok da kararlılık gerektiriyor. Bunların hepsi için de gerçekten mesleğinizi sevmeniz gerekiyor.
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Nature, Cell ve Science en populer bilimsel dergiler bunlarin yanisira Blood, JCI, Cancer Research gibi dergileri de takip ediyorum.
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed gibi veri tabanlarını sürekli tarıyorum bununla beraber çoğu bilimsel dergiyi de internet sitelerinden online olarak takip ediyorum.
Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Tübitak yayınlarının kitapları her zaman ilgimi çekmiştir bence yalnızca biz yetişkinlere değil ama çocuklar için çok güzel öğretici ilgi çekici kitapları var. Kendime aldığım kitapların yansıra küçük kardeşime de her zaman değişik bilgiler içeren kitaplarından almışımdır. Bir de bilim tarihi felsefisiyle ile ilgili kitapları da severim. Bunun dışında kitapsız yaşayamacağımı düşünüyorum, kitapları ekranda okumaktan hoşlanmıyorum elimde sayfaları çevirerek okumak bana keyif verir. Kitap sağlayan bir internet sitesinin Avrupa kısmına üyeyim ve oradan kitap siparişleri yapıp Türkiyedeki kitapları rahatça takip edebiliyorum.
Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?
Heidelberg küçük bir şehir olduğundan her yere bisikletle ulaşabilmek mümkün bu nedenle hergün bisikletle gidip geliyorum. Kampüsümüzde iyi spor olanakları mevcut. Ben de haftanın bir ya da iki günü değişik aktivitelere katılmaya çalışıyorum. Sanırım bizim gibi sürekli eğilerek çalışanlar için omurgayı destekleyen kasları rahatlatan pilates gibi sporlar biraz daha faydalı kendim de arada sırada pilates yapmaya çalışıyorum. Müzik hayatımın vazgeçilmezlerinden bir tanesi, çok seçici değilim birçok farklı müzik türünü severek dinliyorum, müziğe gerçekten çok ihtiyaç duyuyorum. Bazen de karakalem resim yapıyorum, şiir ve kısa yazılar yazıyorum.
Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
Biyoloji burada ülkemizden çok daha iyi bilinen ve saygı duyulan bilim alanı. Biyolog olmakla ilgili bir sıkıntı yaşamadım aksine insanların oldukça saygı gösterdiği güzel bir mesleğimiz var. Benim çalıştığım laboratuarda yanı başınızda çalışan insanın tıp mı biyoloji kökenli mi olduğunu sormadan anlayamazsınız ikimiz de araştırma yapıyoruz aramızda bir sınır yok ama sanırım ülkemizde tıp fakültelerinde birçok temel bilimler alanında uzmanlığa yalnızca tıp doktorları alınıyor. Tıp doktorları da biyoloji de doktora yapmıyor sanırım ya da bu akademik hayatlarında geçerli bir derece olamıyor. Almanyada akademik anlamda çalışmalar yapan insanlar için bazı sıkıntılar var. Doktora eğitiminiz dahil olmak üzere tüm akademik çalışmanız toplamı 10 yılı aşmadan kendinize ait bir laboratuar kurmanız ya da doçent olmuş olmanız gerekiyor. Aksi takdirde akademik hayatınız bitmiş oluyor ve farklı kurumlarda örneğin firmaların araştırma geliştirme kısımlarında çalışıyorsunuz ama bir daha akademik hayata geri dönemiyorsunuz.

Türkiye’de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Ülkemizde lisans düzeyinde biyoloji eğitiminin oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Temel bilimler özünde doğayı matematiksel, kimyasal, fiziksel ve biyolojik bakış açılarıyla araştıracak insanlar yetiştiren bilim dalı. Lisans eğitimimiz oldukça iyi ama biyoloji açısından konuşmak gerekirse doktora çalışmaları araştırma için gereken alet ve sarf malzemelerinin hatta fiziksel alanın yetersiz olması sebebiyle çok yönlü ilerleyemiyor yani bilimde başı çekenler bizler olamıyoruz bunu başaran kurumların sayısı oldukça az. Ülkemizde araştırma denilince yalnızca üniversiteler akla geliyor çünkü araştırma merkezlerinin sayısı yok denecek kadar az. Durum böyle olunca doktora düzeyinde eğitim almak isteyen araştırmacıların hiç olmazsa kısa süreli bile olsa yurt dışında iyi bir laboratuarda çalışma yapmalarını tavsiye ediyorum. Ülkeye dönüşte de bilgi akışını sağlamalarının ülkemizi bilimsel anlamda bir adım da olsa ileri götürebileceğini düşünüyorum.

ABD’NİN EN SEÇKİN 10 GASTROENTEROLOĞU ARASINDA YER ALAN VE HOUSTON’DAKI TEKSAS TIP MERKEZI IÇINDE ADINA KURULAN "GASTROENTEROLOGY CENTER OF EXCELLENCE" MERKEZİNİN TIBBİ DİREKTÖRÜ Prof. Dr. ATİLLA ERTAN

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Houston’daki Texas Tıp Merkezi’nde adına kurulan “Gastroenterology Center Of Excellence” Merkezinin tıbbi direktörü olan Prof. Dr. Atilla Ertan, bugüne değin Houston’da, ABD’nin bircok yerinden ve ABD dışındaki birçok değişik ülkelerden gelen, 12 binden fazla hastayla çalışmış. Yılda bin 500′den fazla gastroenterolojik kompleks endoskopi uygulamasında bulunan Prof. Dr. Atilla Ertan, Amerika’da tıp eğitimi almak isteyenlere rehber olacak bilgiler verdi.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 1963 mezunu olan Prof. Dr. Atilla Ertan, Gastroenteroloji alanında ABD’nin en seçkin 10 gastroenterologu arasında yer alıyor. Prof. Dr. Ertan, dünyaca ünlü Methodist Hastanesi’nde sindirim hastalıkları konusunda tıbbi direktörlük görevinde bulundu. 2011 Haziran ayından bu yana da, Teksas Üniversitesi Tıp Fakültesinde adına kurulan “Gastroenterology Center of Excellence” merkezinin Tıp Direktörü olarak çalışan Prof. Dr. Atilla Ertan, yapmış olduğu klinik çalışmaları, lisan üstü egitim ve araştırmalarına dayalı 160 üzerinde tıbbi makalesi yayınlanmış, 1992 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülünü aldı. 1996 yılında “Crohn’s and Colitis Foundation of America”nın “Best Physician Award-Yılının en iyi doktoru ödülü”ünü aldı. 2003 yılında da American Gastroenterological Association’ın “2003 Distinguished Clinician Award-Yılın en seçkin gastroenterologu ödülü”ünü ve American College of Gastroenterology tarafından “Master of Gastroenterology -gastroenterolojinin üstadı” ödülünü kazandı. Amerika’da yaşayan Türkler arasından “The Assembly of Turkish American Association” aracılığı ile 2004 yılının adamı seçildi.
Texas Tıp Merkezi’nde yer alan Prof. Dr. Atilla Ertan merkezi, sindirim sistemi hastalıkları alanında, hasta bakımı konusu ve lisans üstü eğitim ve araştırmaları içine alan, tamamı entegre program bazlı bir model sunuyor. Bünyesindeki tecrübeli ulusal ve uluslararası doktorlar aracılığı ile kompleks sindirim sistemi hastalıkları olanlara hasta bakımı sağlayan merkez, aynı zamanda gastroenteroloji ve hepatoloji alanında klinik araştırmalar, lisansüstü eğitim ve araştırma yapacak. Prof. Dr. Ertan, bugüne değin Houston’da, ABD’nin birçok yerinden ve ABD dışındaki birçok değişik ülkelerden gelen, 12 binden fazla hastaya yardımda bulunmuş. 1990’dan bu yana, yılda bin 500′den fazla gastroentolojik kompleks endoskopi uygulamasında bulunuyor. Prof. Dr. Atilla Ertan, “Barrett” özefagusu, ülseratif kolit, “Crohn” hastalığı ve pankreas alanındaki araştırmaları, Amerika’daki çalışma koşulları ve Türkiye’deki tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Gastroenteroloji konusunda çalışıyorum. Özellikle mideden gelen reflünün oluşturduğu kansere yatkınlığı olan “Barrett” özefagusu, yemek borusunun erken kanserinin erken tanı ve tedavisi yanında, ülseratif kolit ve “Crohn” hastalığının yeni ilaçlarla iyileştirilmesi konularında uğraşılarım oluyor. Bir yandan da yeni ekibimle birlikte seçilmiş hastalardaki mide, barsak, pankreas ve safra yollarının iyi veya kötü huylu hastalıklarını endoskopi yolu ile tedavisinde, yıllardır çalışmalarımı sürdürüyorum. Idari görevlerimin yanısıra, gastroenteroloji’de eğitim gören doktorlara bilgi aktarımına devam ediyorum.
Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Tanı ve tedavisine odaklandığım hastalıklar, “Barrett” özefagusu, ülseratif kolit, “Crohn” hastalığı, iyi veya kötü huylu safra ve pankreasla ilgili. Bu kompleks ve sorunları doyumlu bir biçimde çözülememiş hastalar, Houston’a çevresindeki şehir ve eyaletlerden veya çeşitli dış ülkelerdeki çalışan doktorlar tarafından, bana ve çalıştığım merkezdeki uzmanlara gönderiliyor. Bu hastaları genellikle, merkezimizde hastaneye yatırmadan ve ameliyatsız tedavi edebilmeye uğraiıyoruz. Eğer ameliyat gerekiyorsa, tecrübeli cerrah arkadaşlarımızın işbirliği ile, en sıkıntısız biçimde yapılmasına yardımda bulunuyoruz.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
ABD’de sürekli bir biçimde artan şişmanlık sorunu yanında alkol ve sigara alışkanlığı, birçok hastalıkları bir araya getiriyor. Bu adı geçen sorunların birlikte getirdiği hastalıklara çözüm bulmak yanında, bu hastalıkların oluşmasını ve ilerlemesini önlemek amaçlı uğraşılara da katılıyorum. Yıllar süren tecrübelerimize göre, uzun yıllar takibi ve tedavisi gereken ülseratif kolit ve özellikle “Crohn” hastalarımızın ameliyat olmadan yaptığımız tedavilerindeki yenilikler, önemli biçimlerlerde olumlu gelişme gösteriyor. Yemek borusu, mide ve barsak kanserlerinin erken tanınmasında da kayda değer önemli aşamalar var ve seçilmiş hastaların erken kanserlerini endoskopi ile çıkarmak ve değişik yöntemlerle yok etmek konusunda da kayda değer çok olumlu atılım ve tecrübelerimiz oluyor.
Bu hastalıkların dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Türkiye’deki şişmanlık ve alkol alışkanlığı konusu, şimdilik ABD’deki düzeyde değil ama sigara alışkanlığı daha fazla. Öte yandan, Türkiye’de içilen ve kullanılan suyun temizliğinde, yiyeceklerin hijyenik koşullarda saklanmasında önemli sorunlarımız devamlılığını sürdürüyor. Bunlara bağımlı gastrointestinal sıkıntılarımız belirgin. Örneğin, Türkiye’de midenin H. Pylori infeksiyonu ve getirdigi sorunlar ve mide kanseri sıklığı, ABD’den önemli biçimde çok daha fazla.

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
1940 yılında Eskişehir’de doğdum. 1957’de Eskisehir’deki Atatürk Lisesinden ve 1963’de de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldum. Aynı Fakültede, aziz hocalarım rahmetli Prof. Dr. Zafer Paykoc ve Prof. Hamdi Aktan’ın değerli katkıları ile dahiliye ve gastroenteroloji uzmanlık eğitimimi 1969’da tamamladım. Bu süre içinde de, ABD’ye gelebilmek için gerekli olan sınavları tamamladım. 1969 yılı Haziran ayında, gastroenteroloji bilgimi geliştirmek ve araştırma yapmak üzere Philadelphia’daki Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesine geldim ve 1971’e kadar çalışmalarımı sürdürdüm. 1971’de Türkiye’ye döndüm ve Kayseri Askeri Hastanesinde askerlik görevimi tamamladım. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesindeki görevime döndükten sonra, 1972’de doçent ve 1975’de de profesör oldum. Türkiye’deki sürükleyici ve çekici olamayan politik ve bilimsel ortamdan çıkıp, değerli eşim ve çocuklarımla birlikte, 1980’de tekrar ABD’ye döndüm. Birkaç seçeneğim arasından, New Orleans’daki Tulane Üniversitesi Tıp Fakültesini seçtim. Aynı Fakülte’de 1980 ve 1985 yılları arasında, profesör olarak, çok zamansız ve erken kaybettiğimiz muhterem dostum rahmetli Prof. Dr. Kemal Akdamar’la birlikte çalışma ve araştırmalarımı sürdürdüm ve 1985’de Gastroenteroloji Bölümü Başkanı seçildim. Tulane Üniversitesi Tıp Fakültesinde, 1989-1991 arasında Dahiliye Bölümü Başkanlığı da yaptım. Tulane’de bulunduğum yıllar içinde, Prof. Dr. Kemal Akdamar adına bir eğitim ve araştırma vakfı kurduk. Bu Vakfın getirdiği geliri, Türkiye’den gelen seçkin gastroenteroloji akademisyenlerine vererek, bir ile iki yıl süre ile, ABD’de bilgilerini geliştirmelerine ve araştırmalarına yardımda bulundum. Bu arkadaşlar yaptıkları çalışma ve araştırmalarından sonra, Türkiye’ye döndüler ve birçok liderlik pozisyonlarında bulundular. Prof. Dr. Ali Özden, Prof. Dr. Halil Değertekin, Prof. Dr. Rasit Yağcı, rahmetli Prof. Dr. Oktay Yeğinsu, Prof. Dr. Zeynel Mungan, Prof. Dr. Sait Kapıcıoğlu, Prof. Dr. Vahit Özmen, Prof. Dr. Nilgün Alptekin, Prof. Dr. Ömer Özbakır ve Prof. Dr. Serhat Bor arkadaşlarım, gelenler arasında. 1991-2001 yılları arasında Houston’daki Baylor Üniversitesi Tıp Fakültesinde Profesör ve Baylor Üniversitesi Tıp Fakültesi/Methodist Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü Başkanı olarak çalışmalarımı sürdürdüm. Bu süreler içinde, ABD’de daha ağırlıklı olmak üzere, birçok diğer ülkelerde de gastroenteroloji eğitimi ve araştırma düzeylerinde çeşitli liderlik pozisyonlarında bulundum. 2011 Haziran ayından bu yana da, Teksas Üniversitesi Tıp Fakültesinde Profesör ve yeni kurulan “Gastroenterology Center of Excellence” Merkezinin Tıp Direktörü olarak çalışıyorum.
ABD’de bulunduğum süre içinde, akademik hayatımın yarısını geçirdiğim Türkiye ile ilişkilerimi yakından sürdürmeye devam ettim ve Türk gastroenterolojisine yardımcı olmaya çalıştım. Arkadaşlarımın coğunluğu, şu anda Türkiye’nin birçok tıp fakültesinde öğretim üyesi ve liderlik pozisyonlarında bulunuyorlar. Gelecek yıllar içinde de bu ilişkilerimizi sürdürmeye devam etmek istiyoruz.
Daha önceki yıllarda, yalnızca devletin kısıtlı olan bütçesine bağımlı olan Türk tıbbına bütçeden ayrılan para yetersiz ve bu nedenle de dünya tıbbına ayak uydurmamız zor idi. Son 20-25 yıl içinde, devlet büyüklerimizle yaptığımız görüşmelerin ve telkinlerin paralelinde, özel sektörün Türk tıbbına olan katkılarıyla bir ölçüde, Dünya’daki tıp yarışına katılabildik. Şu anda bu gelişmelerin yeterli olduğunu söyleyebilmek zor olsa da, özellikle Ankara, İstanbul ve İzmir’deki özel tıp fakülteleri ve özel tıp merkezleri ile önemli sayılabilecek gelişmeler ve olumlu bir rekabet başlatıldı. Türk tıbbında son yıllarda birikmiş büyük bir potansiyel var. Ancak daha iyi biçimde yönlendirilebilinir ve memleket genelinde yayılması da beklentiler içinde olmalı.

Houston’daki Texas Üniversitesi, Memorial Hermann “Gastroenterology Center of Excellence” Merkezi nedir?
Yalnızca klinik ve laboratuvarları 25 bin metre karelik bir alana yerleştirilecek Merkezimizde, tüm sindirim sistemi ve karaciger hastalıklarında gelistirilmis hasta bakımını, lisans üstü gastroenteroloji eğitimi ve araştırmaları içine alan cok yönlü ve entegre bir program modeli sunuyoruz. Ekibimizdeki ulusal ve uluslararası bilinen tecrübeli doktorlarla, kompleks sindirim sistemi ve karaciğer hastalarına yirmibirinci asır düzeyinde yardımda bulunacağız ve aynı zamanda, gastroenteroloji ve hepatoloji alanında klinik araştırmalar ve lisansüstü eğitim uygulayacağız. Cok rahat ve konforlu büyük bir alan içine yerleştirilen ve geliştirilmiş laboratuvarda görevli gastroenterolog’lar, tecrübeli cerrahlar, immunolojistler, radyologlar, patologlar, psikiatrisler, araştırıcılar, diyet uzmanları ve diğer gerekli olan uzmanların bir arada vereceği çok yüksek kalitedeki merkezler/servisler şöyle sıralanabilir;
• Barrett’s esofaguzu/ displasia ve kanseri
• Midenin iyi ve kötü huylu hastalıkları
• Safra yolları ve pankreasın iyi ve kötü huylu hastalıkları
• Ülseratif kolit, Crohn hastalığıve diğer barsak iltihabı hastalıkları
• Karaciğerin iyi ve kötü huylu hastalıkları
• Karaciğer ve pankreas nakli
• Bariatrik (şişmanlık sorununa tıbbi ve cerrahi çözüm getiren) gastroenteroloji
• Geriatrik (yaşlılara yönelik) gastroenteroloji
• Tedavi edici/geliştirilmis endoskopik metodlar
“A. Ertan Eğitim ve Araştırma Vakfı”
Kısa bir süre önce aldığım bilgilere göre, Sayın Cumhurbaskanınımız Abdullah Gül’ün, Merkezimize ve yeniden kurulan “A. Ertan Eğitim ve Araştırma Vakfı”na önemli biçimde destek vereceğini memnuniyetle ögrendik. Hedefimizin ilk günlerinde, Türkiye’deki diğer dostlarımızın ve hastalarımızın da desteğini alıyoruz ve devamlılığının süreceğine de inanıyorum. Bu paralelde, Türkiye’den gelecek seçilmiş gastroenteroloji akademisyenlerine lisan üstü eğitim aktarma gayretlerini sürdüreceğim.
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz? Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Bugünkü koşullarda, ABD’deki limiti olmayan tıp olanaklarını Türkiye’dekilerle karşılaştırmak oldukça zor. Son yıllar içindeki belirgin olumlu hareketlenmelere rağmen, Türkiye’de halk saglığına ayrılan bütçe, tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hepsinden daha da düşük. Özellikle çocuk/kadın saglığına, koruyucu hekimliğe ve tıpta yapılanların kalite kontrolüne daha fazla önem verilmesi gerekli.
Türkiye’deki tıbbın en önemli eksiklerinden birisi de, etkili ve sürekli devamlılığı olan bir kalite kontrolü sisteminin getirilememesidir. Sağlık Bakanlığımız ve Tıp Fakültelerimizin bir ahenk içinde çalışıp, mezuniyet ve ihtisas sonrası devamlı ve uygulamalı eğitime dayalı, konularla ilgili sürekli biçimde kalite kontrolü yapan bir ruhsat (“privilege”) sistemi getirilmelidir. Bu ruhsat sisteminin istediği eğitimi sürekli ve objektif bir biçimde başarabilenlerin dökümanları dikkatli ve tarafsız bir biçimde incelenmelidir. Calışacakları tıp fakülteleri, hastaneler veya ilgili diğer kuruluşlardaki “ruhsat veren komiteler” aracılığı ile tıp uygulamaları yapabilmek için, uzmanların ruhsat belgelerini almaları gerekmelidir. Bu sistem içinde de, kalite kontrolü devamlı bir biçimde izlenip denetlenebilinir. Son yıllarda Türkiye’miz açısından aşamalar gösteren özel tıp merkezleri ve özel tıp fakülteleri aracılığı ile bir rekabet zemini, laboratuvar çalışmalarında atılım ve tıbbi, cerrahi yöntemlerde bir canlılık sağlanmıştır. Bunların da, tarafsız bir bilimsel komite tarafından kalite kontrollerinin yapılması gerekmektedir.
Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Genç meslektaşlarımın, diğer meslektaşları ve hastaları ile dürüst, kaliteli ve olumlu bir ortam içinde çalışmaları çok önemli. Her yönden ve sürekli biçimde iyi iletişim kurup, yazışmalarında ve tıbbi raporlarında yeterli bilgi vermeleri, uzun vadeli başarılarının temel taşları olacaktır. Bu paralelde hızlı daktilo yazmayı, iyi bilgisayar kullanmayı ve en azından bir yabancı dili (özellikle İngilizceyi) öğrenmeleri gereklidir. Yıllar içinde yaptıkları işlerden bıkkınlık gelmesini istemiyorlarsa, sürekli biçimde kendi dallarındaki ve ilgili diğer dallardaki gelişmeleri okumalarını, mümkünse araştırma yapıp, tıp fakülteleri ile ilişkilerini sürdürmelerini ve devamlı kendilerini yenilemelerinin önemini özellikle vurgulamak isterim. Tıp, devamlı biçimde gelişen bir bilim dalı. Devamlılığı olan mezuniyet ve ihtisas sonrasındaki eğitime önem vermelerini ve dünya tıbbındaki gelişmeleri yakından takip etmelerini ısrarla öneririm.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?

Gastroenteroloji ile ilgili üç büyük derneğin dergilerinin yanında, “New England Journal of Medicine” i devamlı takip ediyorum.
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Google yanında, WebMD, Medscape ve NIH.gov sitelerini kullanıyorum.
Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri?
Tıp araştırıcılarının kendi konuları ile ilgili güvenilir ve basımı çok olan dergi ve kitapları okuyup, son araştırmalar ile ilgili bilgileri derinlemesine anlamaları gerekli. Bulgularını, Türkiye dışındaki tıbbi toplantılarında sunup, diğer araştırıcıların eleştirisini ve katkılarını almaları son derecede önemli.
Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
ABD’deki tıp kuruluşlarının olanakları, yalnızca Türkiye’den değil, dünyanın tüm ülkelerinden çok daha fazla. Kapasiteniz varsa ve çalışmaktan yılmıyorsanız, önünüz sürekli bir biçimde açık ve seçenekleriniz de çok yönlü ve doyumlu olabilir. Eğer başarılı iseniz, size “dur denmesi” söz konusu değil ve yabancı olsanız da saygınlığınız devamlı. Ancak hedeflerinizi iyi saptayıp, bu sınırı olmayan ve büyük ölçüde acımasız rekabet düzeninde kaybolmamaya dikkat etmelisiniz.
Gastroenteroloji uzmanı ve akademisyen olarak yüzlerce tıp talebelerinin, asistanların, ileri eğitim yapmak isteyen Amerikalı, Amerika dışından ve Türkiye’den de gelen seçilmiş uzmanların eğitimlerine yardımcı olmaya calıştım. Türkiye’nin birçok Tıp fakültelerinde görev alan gastroenteroloji doçent ve profesör’ü bir veya iki yıl süre ile çalıştığım merkezlere gelip bilgi ve görgülerini arttırdılar ve araştırma yaptılar. ABD’de bulunduğum 33 yıl boyunca, bir çok akademik ve idari liderlik pozisyonlarında bulundum. Şimdi de çok iyi tertiplediğimiz “Gastroenterology Center of Excellence”de aynı biçimde çalışmalarımı sürdüreceğim. Türkiye’den gelecek seçilmiş akademik gastroenterologlara bilgi, görgü ve araştırma olanaklarını arttırmaları için imkan sağlamaya devam edeceğim. Yaşımın ilerlemesine rağmen, saglığım ve rahatım yerinde olduğundan, günde 12-14 saat çalışmanın keyfini çıkarıyorum. Mesleğim dışındaki uğraşılarım cok yönlu okumak, fırsat buldukça egzersiz yapıp, yüzmek ve seyahat etmek. Ugraşlarımla ilgili daha fazla bilgi almak isteyenlere, web-sayfama bakmalarını öneririm. “http://www.atillaertan.com/”.